Totaliter rejim, devletin yalnızca siyasi iktidarı değil, aynı zamanda bireylerin özel hayatlarını, düşüncelerini, kültürünü ve ekonomik yapılarını da kesintisiz ve bütüncül bir şekilde kontrol altına aldığı, mutlak otoriteye dayanan bir yönetim biçimidir. Klasik otokrasi veya diktatörlükten temel farkı şuradadır: Otokrasi genellikle belirli siyasi rakipleri bastırmaya odaklanırken, totaliterizm toplumun tamamını yeniden şekillendirmeyi hedefler.
Bu ayrımı anlamak için iki kavramı netleştirmek gerekir. Bir diktatör, muhalifleri hapsettirebilir ancak vatandaşların ne giydiğine, ne yediğine veya dinini nasıl yaşadığına karışmayabilir. Ancak bir totaliter rejimde, devlet "senin ne hissettiğini, ne düşündüğünü ve neye inandığını" da belirler. Bu, Bismarck’ın "Devlet her şeydir, birey devlet içindir" anlayışının aşırı uç versiyonudur.
Bir rejimin totaliter kabul edilebilmesi için genellikle şu dört sütunun bir arada var olması gerekir:
Günlük hayatta bu rejim, bireyin özgür iradesinin fiilen yok sayılması demektir. Örneğin, Stalinyan Sovyetler Birliği’nde veya Nazi Almanyası’nda, sadece bir düşünceyi yüksek sesle dile getirmek değil, o düşünceyi zihninizde barındırmak bile suç sayılabilirdi. Devlet, vatandaşını "türetici" (producer) değil, "asker" veya "yığın" (mass) olarak görür.
Totaliter rejimleri tanımak, günümüzdeki otoriter eğilimlere karşı bir zihinsel aşı görevi görür. Eğer bir yönetim, "özel hayat" kavramını ortadan kaldırmaya, medyayı tek elde toplamaya ve muhalifleri "vatana ihanet" suçlamasıyla kriminalize etmeye başlarsa, totaliter bir sarkacın başlangıcında olabilirsiniz. Tarihsel örnekler gösteriyor ki, totaliterizm genellikle "milli güvenlik" veya "sosyal istikrar" adına meşrulaştırılır; bu nedenle eleştirel düşünce ve medya okuryazarlığı, bu tür rejimlere karşı en güçlü savunma hattınızdır.