Merhaba sevgili okuyucumuz,
Doğu Akdeniz'deki enerji arayışları ve deniz yetki alanları tartışmaları, özellikle son yıllarda ülkemizin gündeminden hiç düşmüyor. Siz de çok doğru bir noktaya parmak basmışsınız: "Küçük adaların MEB iddiası uluslararası hukuka gerçekten uygun mu?" Bu soru, bölgenin geleceğini doğrudan etkileyen kritik bir düğüm ve Türkiye'nin duruşunun temelini oluşturan en önemli hukuki argümanlardan biri. Bu konuda yıllardır edindiğim bilgi birikimi ve deneyimlerimle size kapsamlı bir bakış açısı sunmak isterim.
Doğu Akdeniz: Bir Coğrafya ve Hukuk Laboratuvarı
Öncelikle şunu belirtmek gerekir: Doğu Akdeniz, sadece stratejik önemiyle değil, coğrafi yapısının karmaşıklığıyla da uluslararası hukukçular için adeta bir laboratuvardır. Yarı kapalı bir deniz olması, kıyıların girintili çıkıntılı yapısı, çok sayıda ada, adacık ve kayalığın bulunması, deniz yetki alanlarının belirlenmesini geleneksel 'orta hat' veya 'eş uzaklık' ilkelerinin ötesinde bir değerlendirme gerekliliğini ortaya koyuyor.
Sizin de belirttiğiniz gibi, haberleri okurken sıkça karşılaştığımız bir durum var: Ana karalara yakın, belki üzerinde sadece birkaç kişinin yaşadığı veya insansız, küçük ve izole adaların, sanki devasa bir kıta parçasıymış gibi geniş Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ve kıta sahanlığı talep etmesi. Peki, uluslararası hukuk buna ne diyor?
Uluslararası Hukuk ve Adaların Statüsü: BM Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS) 121. Madde
Deniz yetki alanları konusunda temel rehberimiz, 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS). Türkiye bu sözleşmeye taraf olmasa da, sözleşmenin geleneksel uluslararası hukuku yansıtan bazı hükümleri, genel kabul görmüş uluslararası örf ve adet hukuku niteliğindedir. İşte bu bağlamda, adaların statüsünü düzenleyen 121. madde kilit önem taşıyor.
Madde 121'in ilk iki fıkrası, adaların, kara ülkesi gibi karasuyu, bitişik bölgesi, MEB'i ve kıta sahanlığı olabileceğini belirtir. Ancak can alıcı nokta, üçüncü fıkradadır:
BMDHS Madde 121 (3): "İnsan yerleşimine veya kendi başına ekonomik hayata sahip olamayacak kayalıkların münhasır ekonomik bölgesi veya kıta sahanlığı olmaz."
İşte bizim tartışmamızın ana ekseni tam olarak burası. Bir adanın "insan yerleşimine veya kendi başına ekonomik hayata sahip olamayacak kayalık" olup olmadığını nasıl anlarız?
- "İnsan Yerleşimine Sahip Olma": Bu, sadece üzerinde bir deniz feneri olması, birkaç asker barındırması veya turistlerin günübirlik ziyaret ettiği bir yer olması anlamına gelmez. Kendi başına, sürdürülebilir bir yaşam döngüsüne, kalıcı bir nüfusa ve altyapıya sahip olma durumunu ifade eder. Yani temel insani ihtiyaçları karşılayabilecek ve orada sürekli yaşayabilecek bir topluluğun varlığı şarttır.
- "Kendi Başına Ekonomik Hayat": Bu da, sadece balıkçıların kısa süreliğine uğradığı veya kısıtlı bir tarım faaliyetinin yapıldığı yerler için geçerli değildir. Kendi başına ayakta durabilen, düzenli bir ekonomik aktiviteye ve üretim gücüne sahip olma koşulunu arar.
Doğu Akdeniz'de bazı ülkelerin MEB talep ettiği, ana karalarımıza yakın birçok küçük ada ve adacık, bu kriterleri karşılamaktan uzaktır. Bunlar genellikle üzerinde kalıcı yerleşim olmayan, bitki örtüsü fakir, tatlı su kaynakları kısıtlı veya hiç olmayan, sadece jeopolitik konumları nedeniyle gündeme gelen coğrafi oluşumlardır.
Türkiye'nin Hukuki Argümanları: Orantılılık ve Hakkaniyet İlkesi
Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki tutumu, sadece BMDHS Madde 121(3)'e dayanmaz; aynı zamanda uluslararası hukukun temel prensiplerinden olan orantılılık (proportionality) ve hakkaniyet (equity) ilkelerine de sıkı sıkıya bağlıdır. Uluslararası Adalet Divanı (UAD) kararları da bu ilkelerin önemini defalarca vurgulamıştır. Özellikle yarı kapalı denizlerde, kıyıların girintili çıkıntılı olduğu durumlarda ve adaların varlığında, münhasır ekonomik bölgelerin ve kıta sahanlığının belirlenmesinde "eş uzaklık" ilkesi tek ve mutlak bir kural değildir.
Türkiye'nin argümanlarını madde madde açacak olursak:
- Doğal Uzantı Prensibi: Kıta sahanlığı, bir kıyı devletinin kara ülkesinin deniz altındaki doğal uzantısıdır. Doğu Akdeniz'de Türkiye anakarasının kıta sahanlığı, jeolojik olarak güneye doğru bir devamlılık göstermektedir. Bu doğal uzantı, anakaraya yakın küçük adalar tarafından kesintiye uğratılamaz. Bir adanın kıta sahanlığı varsa bile, bu adanın kendi coğrafi büyüklüğü ve konumuyla orantılı olmalı, ana karanın doğal uzantısını haksızca kesmemelidir.
- Orantılılık İlkesi: Uluslararası Adalet Divanı, deniz yetki alanlarının belirlenmesinde kıyı şeridi uzunlukları arasındaki orantılılığı bir parametre olarak kabul etmiştir. Küçük bir adanın, çok daha uzun bir kıyı şeridine sahip anakaranın deniz yetki alanlarını büyük ölçüde gasp etmesi, orantılılık ilkesine aykırıdır. Bir adanın, özellikle kıyı şeridi uzunluğuna göre kendi başına varlık gösteremeyecek kadar küçükse, anakara üzerinde "deniz etkisi" değil, sadece "kara etkisi" yaratması beklenir. Yani sadece karasuyu olabilir, MEB veya kıta sahanlığı oluşturamaz.
- Hakkaniyet ve Özel Koşullar: Doğu Akdeniz gibi özel coğrafi koşullara sahip bölgelerde, "eş uzaklık" ilkesinin katı bir şekilde uygulanması, hakkaniyete aykırı ve adaletsiz sonuçlar doğurabilir. Uluslararası hukuk, bu tür durumlarda "özel koşullar" prensibini devreye sokarak, adaların coğrafi büyüklüğü, konumu, ana karalara yakınlığı ve üzerindeki yaşam koşulları gibi faktörleri dikkate almayı öngörür. UAD'nin çeşitli davalardaki kararlarında (örneğin Kuzey Denizi Kıta Sahanlığı Davası, Libya/Malta Davası) bu yaklaşım benimsenmiştir.
- Adaların Ana Kara İlişkisi: Bir adanın, kendisini çevreleyen denizdeki yetki alanları, o adanın egemenlik yetkisini kullanan ana karayla olan ilişkisi açısından da değerlendirilmelidir. Ana karadan bağımsız, kendi başına geniş bir yetki alanı talep etmesi, uluslararası hukukun genel ilkelerine ve pratiklerine terstir.
Kıbrıs Boyutu ve Daha Geniş Perspektif
Sizin de belirttiğiniz gibi, Kıbrıs adası özel bir durum teşkil ediyor. Kıbrıs, Türkiye anakarasına kıyasla çok daha küçük olsa da, kendisi bir adadır ve BMDHS Madde 121(3) kapsamına giren bir kayalık değildir. Yani Kıbrıs'ın da karasuyu, MEB'i ve kıta sahanlığı olabilir. Ancak, Kıbrıs'ın deniz yetki alanlarının Türkiye gibi bir ana kara devleti ile nasıl sınırlandırılacağı, yine orantılılık ve hakkaniyet ilkelerine göre, adil bir şekilde yapılmalıdır. Bir adanın, bir ana karayı deniz alanlarından tamamen mahrum bırakması, uluslararası hukuk tarafından kabul görmez. Bu noktada, Ada'daki Türklerin hakları da göz ardı edilmemelidir.
Deneyimlerimden Bir Bakış ve Çözüm Önerileri
Yıllardır uluslararası hukuk ve diplomasi alanında edindiğim tecrübelerden yola çıkarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki duruşu, temelsiz iddialar üzerine kurulu değil; aksine, uluslararası hukukun köklü ilkelerine, UAD kararlarına ve hakkaniyet prensibine dayanmaktadır. Bizim yaklaşımımız, bölgedeki hiçbir ülkenin haklarını inkar etmek değil, herkesin hakkını teslim eden, adil ve sürdürülebilir bir çözüm bulmaktır.
Bu karmaşık sorunun çözümü için tek yol diyalog ve müzakerelerdir. Tarafların tek taraflı adımlar yerine, uluslararası hukukun yukarıda bahsettiğim ilkeleri çerçevesinde, hakkaniyete uygun ve karşılıklı kabul edilebilir bir anlaşmaya varması şarttır. Bu sayede, Doğu Akdeniz'in zengin enerji kaynakları, çatışma nedeni olmak yerine, bölgedeki tüm ülkeler için refah ve iş birliği köprüsü olabilir. Türkiye olarak biz, bu yönde atılacak her adımı desteklemeye hazırız.
Unutmayalım ki, hukuk sadece yazılı kurallardan ibaret değildir; aynı zamanda adalet ve hakkaniyet arayışıdır. Doğu Akdeniz'deki küçük adaların MEB iddiası meselesi de tam olarak bu zeminde ele alınması gereken bir konudur.
Saygılarımla.