Sorunun tek ve kesin cevabı Realizm (Gerçekçilik) akımıdır. 19. yüzyılın ikinci yarısında, özellikle Fransa’da, Romantizmin abartılı duygusallığı, hayalperestliği ve aşırı bireyciliğine karşı bir tepki olarak ortaya çıkmıştır.
Romantizm, toplumun yaralarını sarmak yerine bireysel acıları ve tutkuları ön plana çıkarırken, Realizm bunun tam tersini yapar. Bu akımın temel felsefesi şudur: Sanat, hayatı olduğu gibi, yani 'quid pro quo' (ne ise o) olarak yansıtmalıdır. Realist yazarlar, fantastik olaylardan, mistik unsurlardan ve aşırı dramatik durumlardan kaçınarak günlük hayatın mekanik, sıkıcı ve çoğu zaman acımasız gerçeklerini okuyucunun gözünün önüne serer.
Bu iki akımı ayırt etmen için dikkat etmen gereken birkaç kritik nokta var:
Konuyu somutlaştırmak adına edebiyat tarihindeki en net karşıtlığa bakalım. Romantizmin temsilcisi Victor Hugo'nun Sefiller'inde, Jean Valjean'ın trajik ve epik macerası, ahlakın ve duyguların zaferi üzerine kuruludur. Buna karşılık Realizmin başyapıtı sayılan Émile Zola'nın Thérèse Raquin'inde ise karakterler, tutkularının onları nasıl mahvedeceğini bilerek ama yine de kaçışsız bir kaderin (ve çevrenin) esiri olarak hareket eder. Zola, okuyucuyu "hayranlıkla" değil, "analizle" ve bazen "rahatsızlıkla" karşı karşıya bırakır.
Eğer bir metinde karakterlerin aşırı duygusal patlamalar yaşadığını, doğanın insan ruhuna ayna tuttuğunu ve olayların mantıktan çok kaderin işi olduğunu görüyorsan, muhtemelen Romantizm'desin. Ancak olayların soğuk bir nedensellik zinciriyle ilerlediğini, karakterlerin sosyal statülerinin hayatlarını belirlediğini ve yazarın bir "gözlemci" gibi tarafsız durduğunu hissediyorsan, karşında Realizm vardır. Bu ayrım, edebi metinleri yorumlarken senin için en güçlü analiz aracı olacaktır.