Sevgili okuyucularım, değerli tarih meraklıları,
Bugün, Türkiye'mizin yakın tarihinde derin izler bırakmış, pek çoğumuzun hafızasında acı hatıralarla yer etmiş bir dönemi, 12 Eylül 1980 darbesini ve bu dönemin Cumhurbaşkanlığı makamıyla ilişkisini konuşacağız. Sıkça sorulan "12 Eylül darbesi Cumhurbaşkanımız kimdir?" sorusu, aslında ilk bakışta basit gibi görünse de, Türkiye'nin o dönemdeki siyasi karmaşasını ve darbenin işleyiş biçimini çok net özetleyen katmanlı bir gerçeği barındırır.
Bir uzman olarak, bu sorunun cevabını sadece bir isimle geçiştirmek yerine, arka planını, nedenlerini ve sonuçlarını da siz değerli okuyucularımla paylaşmak istiyorum. Gelin, o çalkantılı döneme birlikte bir göz atalım.
Öncelikle sorunun doğrudan cevabını verelim: 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle birlikte, fiilen ve sonrasında resmen Cumhurbaşkanlığı makamına gelen kişi Orgeneral Kenan Evren'dir. Ancak bu cevap, meselenin sadece yüzeyidir. Zira darbenin olduğu gün, Türkiye'nin seçilmiş bir Cumhurbaşkanı yoktu. İşte bu detay, hikayenin en can alıcı noktalarından biridir.
1970'li yıllar Türkiye için gerçekten kaos yıllarıydı. Ekonomik krizle boğuşan, sağ-sol çatışmasının sokakları kan gölüne çevirdiği, günde ortalama 15-20 kişinin hayatını kaybettiği bir Türkiye düşünün. İşte bu tablo, dönemin siyasi partileri arasında derin kutuplaşmalara yol açmış, uzlaşma kültürünü tamamen yok etmişti.
1973-1980 yılları arasında Cumhurbaşkanlığı görevini yürüten Fahri Korutürk'ün görev süresi 6 Nisan 1980'de sona ermişti. Normal şartlarda Büyük Millet Meclisi'nin yeni bir Cumhurbaşkanı seçmesi gerekiyordu. Ancak siyasi partiler arasındaki derin ayrılıklar ve uzlaşmazlıklar nedeniyle, tam 115 tur boyunca yapılan oylamalardan hiçbir aday gerekli çoğunluğu sağlayamadı. Ülke, adeta bir devlet başkanı boşluğuyla yönetilmeye çalışılıyordu. Bu durum, anayasal bir krizin de ötesinde, ülkenin yönetiminde bir zaafiyetin ve başıboşluğun simgesi haline gelmişti.
12 Eylül 1980'de sabaha karşı saat 04.00'te, Türk Silahlı Kuvvetleri, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren liderliğinde yönetime el koyduğunu duyurdu. "Bayrak Harekatı" adı verilen bu müdahale ile TBMM kapatıldı, Anayasa askıya alındı, siyasi partiler lağvedildi, sendikalar ve dernekler kapatıldı. Ülke genelinde sıkıyönetim ilan edildi.
Darbeyi gerçekleştiren ordu, yürütme yetkisini kendi kurduğu Milli Güvenlik Konseyi (MGK) çatısı altında topladı. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, bu konseyin başkanı olarak, fiilen devletin en üst makamı haline geldi. Bu noktada Evren, henüz "seçilmiş" veya "atanmış" bir Cumhurbaşkanı değildi; tüm yürütme, yasama ve hatta kısmen yargı yetkilerini kendinde toplayan, darbenin lideriydi.
Darbe sonrası süreçte, MGK ülkeyi katı bir askeri disiplinle yönetti. Siyasi tutuklamalar, işkenceler, idamlar, sürgünler... Bu dönemde yaşananlar, Türkiye'nin yakın tarihinin en karanlık sayfalarından birini oluşturur. Bu satırları yazarken bile o dönemin tanıklarının, yakınlarını kaybedenlerin, haksızlığa uğrayanların sesi kulaklarımda çınlıyor gibi hissediyorum.
MGK, bir yandan ülkeyi "düzene sokma" iddiasıyla hareket ederken, diğer yandan da yeni bir anayasa hazırlığına girişti. 1982 yılında hazırlanan yeni Anayasa, halkoylamasına sunuldu. Ancak bu halkoylaması, sadece anayasanın kabulünü değil, aynı zamanda Anayasanın geçici 15. maddesiyle Kenan Evren'in 7 yıllığına Cumhurbaşkanı olmasını da içeriyordu. Yani halk, ya anayasayı ve dolayısıyla Evren'i Cumhurbaşkanı olarak kabul edecekti, ya da her ikisini de reddedecekti. Özgür bir seçim ortamının olmadığı, büyük bir baskının ve propagandanın hakim olduğu bu dönemde, Anayasa %91,37 gibi yüksek bir oyla kabul edildi ve Kenan Evren resmen Türkiye Cumhuriyeti'nin 7. Cumhurbaşkanı oldu.
Bu durum, modern demokrasi tarihinde eşine az rastlanır bir uygulamaydı. Bir darbe lideri, hem hazırladığı anayasa hem de kendi cumhurbaşkanlığını aynı anda halkoyuna sunarak meşruiyet kazanma yoluna gitmişti.
Kenan Evren, 1982'den 1989'a kadar Cumhurbaşkanlığı görevini yürüttü. Onun dönemi, askeri vesayetin sivil siyasete olan etkisinin en belirgin hissedildiği yıllar oldu. Darbenin bıraktığı izler, toplumun her kesiminde derin yaralar açtı.
Sevgili okuyucularım, "12 Eylül darbesi Cumhurbaşkanımız kimdir?" sorusunun cevabı, sadece bir isimden ibaret değildir. Bu soru, Türkiye'nin o dönemde içine düştüğü siyasi çalkantıyı, demokratik kurumların nasıl işlevsizleştiğini ve nihayetinde bir askeri müdahalenin nasıl bir otoriter liderliği beraberinde getirdiğini anlatan karmaşık bir hikayeyi barındırır.
Bu tarihi düğümü çözmek, sadece kimin nerede durduğunu anlamakla kalmıyor, aynı zamanda geleceğimizi daha sağlam temeller üzerine inşa etmemiz için de bize ışık tutuyor. Demokrasinin, hukukun üstünlüğünün ve uzlaşma kültürünün bir ülkenin en değerli hazineleri olduğunu unutmamalıyız. 12 Eylül'ün acı mirası, bizlere bu değerleri her daim koruma ve yaşatma sorumluluğunu hatırlatmalıdır.
Umarım bu kapsamlı makale, o döneme dair zihninizdeki soru işaretlerini gidermenize yardımcı olmuştur. Tarihimizi bilmek, geleceğimize daha bilinçli adımlar atmamızın anahtarıdır.