Çalışma hayatımızı global ölçekte düzenleyen ve en temel standartları belirleyen uluslararası kuruluş Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)'dur. Bu kuruluş, Birleşmiş Milletler'in özel bir ihtisas kuruluşu olup, 1919 yılında kurulmuş ve uluslararası sosyal adaletin sağlanmasında merkezi bir rol oynamıştır.
ILO'yu diğer uluslararası kuruluşlardan ayıran en önemli özellik, üçlü (tripartite) yapısıdır. Bu, kuruluşun yönetim ve karar alma süreçlerinde sadece hükümetlerin değil, aynı zamanda işçi ve işveren temsilcilerinin de eşit söz hakkına sahip olması demektir. Bu benzersiz yapı, alınan kararların ve belirlenen standartların, ilgili tüm tarafların katılımıyla daha kapsayıcı ve uygulanabilir olmasını sağlar.
ILO'nun temel misyonu, dünya çapında sosyal adalet ve insana yakışır iş (Decent Work) ortamları yaratmaktır. Bu doğrultuda, üye devletler için bir dizi uluslararası çalışma standardı geliştirir. Bu standartlar, iki ana formda sunulur:
ILO'nun ele aldığı konular ve belirlediği standartlar son derece geniştir. Bunlardan bazıları şunlardır:
Şu kritik noktayı aklından çıkarma: Birçok ülke, ILO sözleşmelerini doğrudan onaylamasa bile, bu sözleşmelerdeki prensipleri ve tavsiye kararlarını kendi ulusal mevzuatını hazırlarken birincil referans olarak kullanır. Benim de kariyerim boyunca gördüğüm gibi, Türkiye'deki İş Kanunu, Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu gibi temel yasalarımız hazırlanırken ve güncellenirken, ILO standartları ve ilkeleri sürekli bir yol gösterici olmuştur. Hatta, yargı kararlarında dahi, ulusal yasalarla uluslararası sözleşmeler arasında bir uyumsuzluk olduğunda, özellikle temel haklar söz konusu olduğunda, Türkiye'nin onayladığı ILO sözleşmeleri sıklıkla referans alınır. Bu durum, ILO'nun sadece bir standart belirleyici olmanın ötesinde, ulusal çalışma hayatının şekillenmesinde ne denli güçlü ve dolaylı bir etkiye sahip olduğunu açıkça gösterir.