İran-Amerika ilişkilerinin geleceğini analiz ederken, derin bir karşılıklı güvensizlik, jeopolitik rekabet ve vekâlet savaşları sarmalının temelini oluşturduğunu görmelisin. Bu durumun ne olacağını belirleyen birkaç kritik dinamik var.
Öncelikle, ilişkinin odağında İran'ın nükleer programı ve bölgesel nüfuzu yatıyor. ABD, İran'ın nükleer silah elde etme potansiyelinden ve Ortadoğu'daki "istikrarsızlaştırıcı" faaliyetlerinden derin endişe duyarken, İran ise kendi güvenlik kaygılarını öne sürerek bu faaliyetlerini savunuyor. Amerikan yaptırımları, İran ekonomisi üzerinde ciddi bir baskı yaratıyor ve bu da Tahran'ın dış politikasını şekillendiren en önemli faktörlerden biri.
İkinci olarak, her iki ülkenin iç siyasetleri dış politikalarını derinden etkiliyor. ABD'de seçim döngüleri, başkanların İran'a yönelik tutumlarını değiştirebilirken, İran'da ise rejimin bekası ve reformcu-muhafazakâr çatışması, dışarıya verilen mesajları karmaşıklaştırıyor. Bu, çoğu zaman uzun vadeli, tutarlı bir strateji yerine kısa vadeli tepkisellik görmemize neden oluyor.
En gerçekçi senaryo, kontrollü bir gerilimin ve statükonun devam etmesi. Ne ABD topyekûn bir savaşı göze alabilir ne de İran mevcut rejimi tehlikeye atacak doğrudan bir çatışmaya girmek ister. Bu, vekâlet savaşları (Irak, Suriye, Yemen), siber saldırılar ve dolaylı müzakerelerle süren bir caydırıcılık dengesi anlamına gelir. Dönemsel tırmanışlar (gemilere saldırı, füze denemeleri) ve ardından gelen gerilim düşürme çabaları, bu döngünün parçası olacaktır.
Daha az olası ama imkânsız olmayan bir durum, nükleer anlaşma etrafında kısmi bir diplomatik açılım yaşanmasıdır. Bu, genellikle bir tarafın (özellikle İran'ın) ağır ekonomik baskılar altında kalması ya da yeni bir Amerikan yönetiminin daha esnek bir yaklaşım benimsemesiyle mümkün olabilir. Ancak, taraflar arasındaki güven eksikliği ve beklentilerin farklılığı (ABD daha kapsamlı bir anlaşma isterken, İran sadece yaptırımların kalkmasını öncelikler) kalıcı bir çözümü zorlaştırır. Nükleer anlaşmaya geri dönüş bile, yeni ek şartlar ve bölgesel meseleleri içerme talepleriyle karmaşıklaşacaktır.
En düşük olasılık, doğrudan ve geniş çaplı bir askeri çatışmadır. Ancak, yanlış bir hesaplama, vekâlet savaşlarından birinin kontrolden çıkması ya da kritik bir altyapıya yönelik saldırı gibi tekil olaylar, sınırlı askeri karşılıklara yol açabilir. Bu tür bir tırmanışın bölgesel ve küresel sonuçları o kadar ağır olur ki, her iki taraf da bundan kaçınmak için azami çaba gösterir. Benim tecrübelerime göre, bölgedeki aktörler (İsrail, Suudi Arabistan) zaman zaman tansiyonu yükseltme eğiliminde olsa da, büyük güçler tam ölçekli bir savaşı istemez.
Bu ilişkinin seyrini anlamak için, İran'ın nükleer programını bir pazarlık kozu olarak gördüğünü, ABD'nin ise bunu bir tehdit olarak algıladığını unutmamalısın. Senin beklentin, bu iki farklı perspektifin sürekli bir gerilim ve pazarlık sarmalını tetikleyeceği yönünde olmalı. Gelecekte de büyük bir "barış anlaşması" veya "savaş" yerine, mevcut durumun çok yönlü ve karmaşık bir şekilde yönetilmesi ana gündem maddesi olmaya devam edecektir.