Değerli okuyucularım, bugün üzerinde konuşacağımız konu, 20. yüzyılın en önemli jeopolitik olaylarından biri ve dünya tarihinin akışını derinden etkileyen bir dönemeç: Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin (S.S.C.B.) dağılması. Bu soruya "ne zaman?" diye tek bir tarihle cevap vermek mümkün olsa da, olayın derinliğini, ardındaki sebepleri ve yarattığı sonuçları anlamak için çok daha fazlasına ihtiyacımız var. Ben de Türkiye'nin önde gelen uzmanlarından biri olarak, bu karmaşık süreci tüm yönleriyle, samimi ve anlaşılır bir dille sizinle paylaşmak istiyorum.
Eğer bu soruyu bir tarih sınavında soracak olsanız, alacağınız en net ve resmi cevap şudur: 26 Aralık 1991. Bu tarih, S.S.C.B. Yüksek Sovyeti'nin (parlamentosu) kendi kendini feshetme kararını aldığı ve böylece 69 yıllık bir imparatorluğun hukuken sona erdiğini ilan ettiği gündür.
Bu tarihten sadece bir gün önce, yani 25 Aralık 1991'de, Birliğin son lideri Mihail Gorbaçov istifa etmiş ve Kremlin üzerindeki Sovyet bayrağı indirilerek yerine Rusya Federasyonu bayrağı çekilmiştir. Bu görüntüler, o dönemi yaşayan herkesin zihnine kazınmış ikonik anlardır. Televizyon ekranlarından canlı yayınlanan bu değişim, bir dönemin kapanışını tüm dünyaya resmen duyurmuştu.
Ancak, değerli dostlar, tarih çoğu zaman tek bir güne sığdırılamayacak kadar karmaşık ve katmanlıdır. S.S.C.B.'nin dağılması da ani bir olaydan ziyade, yıllara yayılan, farklı dinamiklerin bir araya gelmesiyle oluşan uzun ve sancılı bir sürecin sonucuydu.
Bir ülkenin, hele ki S.S.C.B. gibi devasa bir coğrafyaya yayılan ve onlarca milleti bünyesinde barındıran bir yapının bir anda yok olduğunu düşünmek doğru olmaz. Aslında dağılma süreci çok daha eskilere dayanır. Bir binanın kolonları nasıl zamanla zayıflar ve sonunda yıkılırsa, S.S.C.B.'nin temelleri de yıllar içinde çeşitli faktörlerin etkisiyle aşınmıştı.
S.S.C.B.'nin dağılmasındaki en temel sebeplerden biri, şüphesiz ekonomik yetersizlikler ve bürokratik ataletti. Planlı ekonomi modeli, sanayi ve askeri alanda belirli başarılar elde etse de, halkın refahını artırmakta, tüketim malları üretmekte ve teknolojik gelişmeleri takip etmekte yetersiz kalıyordu. 1970'ler ve 80'lerde petrol fiyatlarındaki düşüş ve Afganistan Savaşı gibi ağır askeri harcamalar, zaten kırılgan olan ekonomiyi daha da zorladı.
Düşünsenize, o dönemlerde dahi Türkiye'den Rusya'ya giden bavul ticareti yapan insanlarımızın hikayeleri vardır. Bu bile aslında Sovyet pazarında ne tür bir yokluğun ve eksikliğin olduğunun somut bir göstergesiydi.
Mihail Gorbaçov, 1985'te iktidara geldiğinde, ülkeyi bu çıkmazdan kurtarmak için iki önemli reform başlattı:
Glasnost (Açıklık): Basın özgürlüğünü artırma, devlet sırlarının bir kısmını açıklama ve daha şeffaf bir yönetim anlayışı getirme amacı güdüyordu. Ancak bu açıklık, toplumun yıllardır bastırılmış şikayetlerini ve eleştirilerini gün yüzüne çıkardı.
Perestroyka (Yeniden Yapılanma): Ekonomik ve siyasi sistemde köklü değişiklikler yaparak verimliliği artırmayı hedefliyordu. Ancak bu reformlar, hem sistemi kurtarmaya yetmedi hem de mevcut düzeni daha da sarstı, kontrolü güçleştirdi.
Ben o dönemdeki analizlerimde hep şunu belirtirdim: Gorbaçov, bir bataklığı kurutmak yerine, o bataklıktaki suyu karıştırarak daha da çamurlu hale getirdi. Niyet iyi olsa da sonuç beklentinin tam tersi oldu.
Gorbaçov'un açılım politikaları, yıllarca bastırılan milliyetçi duyguların yeniden yeşermesine zemin hazırladı. Özellikle Baltık ülkeleri (Litvanya, Letonya, Estonya) bağımsızlık taleplerini en güçlü şekilde dile getiren ilk cumhuriyetler oldu. Ardından Kafkaslar'da, Orta Asya'da ve Ukrayna'da da benzer dalgalanmalar başladı. Merkezi otorite bu hareketleri bastırmakta yetersiz kaldı ve her bastırma girişimi, bağımsızlık arzusunu daha da güçlendirdi.
1991 yılının Ağustos ayında, Sovyetler Birliği'nin muhafazakâr kanadı, Gorbaçov'un daha fazla reforma gitmesini engellemek ve Birliği eski gücüne kavuşturmak amacıyla bir darbe girişiminde bulundu. Ancak darbe başarısız oldu ve bu olay, Birliğin çözülme sürecini hızlandıran kritik bir dönüm noktasıydı. Halkın darbecilere karşı gösterdiği direniş ve Boris Yeltsin gibi liderlerin yükselişi, merkezi otoritenin zayıflığını net bir şekilde ortaya koydu.
Darbe girişiminden sonra, pek çok Sovyet cumhuriyeti, merkezi hükümetin otoritesinin kalmadığını görerek birbiri ardına bağımsızlığını ilan etmeye başladı.
8 Aralık 1991'de, Rusya (Boris Yeltsin), Ukrayna (Leonid Kravçuk) ve Belarus (Stanislav Şuşkeviç) liderleri, Belovezh Ormanı'nda bir araya gelerek Bağımsız Devletler Topluluğu'nu (BDT) kurduklarını ilan ettiler. Bu anlaşma, S.S.C.B.'nin "uluslararası hukuk ve jeopolitik gerçeklik olarak varlığına son verildiğini" resmi olarak duyuruyordu. Bu karardan Gorbaçov'un haberi bile yoktu. Artık geri dönülmez bir yola girilmişti.
Bu anlaşma, daha sonra diğer cumhuriyetlerin de katılımıyla genişledi ve fiilen S.S.C.B.'nin sonunu getiren en önemli adımdı. İşte bu adımla birlikte, 26 Aralık 1991'deki resmi fesih sadece bir formaliteden ibaret kaldı.
S.S.C.B.'nin dağılması, Türkiye için de tarihi bir dönüm noktası oldu. Orta Asya ve Kafkasya'daki Türk Cumhuriyetleri'nin bağımsızlığını kazanması, Türkiye'ye bu coğrafyalarla kültürel, ekonomik ve siyasi bağlarını güçlendirme fırsatı sundu. Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle birlikte, Türkiye'nin jeopolitik konumu ve bölgesel rolü de yeniden şekillendi.
Küresel ölçekte ise S.S.C.B.'nin dağılması:
Soğuk Savaş'ı resmen sona erdirdi.
Dünya siyasetinde tek kutuplu bir dönemin (ABD hegemonyası) başlamasına yol açtı.
Birçok bölgede yeni devletlerin ortaya çıkmasıyla jeopolitik dengeleri değiştirdi.
Bazı bölgelerde etnik çatışmaların ve bölgesel savaşların patlak vermesine neden oldu.
* Rusya'nın uluslararası arenadaki konumu ve gelecekteki rolü konusunda derin tartışmaların fitilini ateşledi.
Değerli dostlar, "S.S.C.B. ne zaman dağılmıştır?" sorusuna verilecek kesin tarih 26 Aralık 1991 olsa da, bu olayın ardındaki süreci anlamak, hem geçmişi yorumlamak hem de günümüzdeki Rusya-Batı ilişkileri, Kafkaslar'daki gerilimler veya Orta Asya'daki gelişmeler gibi konuları daha iyi kavramak için hayati önem taşır.
S.S.C.B.'nin dağılması, sadece siyasi bir coğrafyanın değil, aynı zamanda ideolojik bir sistemin de çöküşünü simgeliyordu. Bu olay bize, hiçbir sistemin veya imparatorluğun sonsuz olmadığını, ekonomik sürdürülebilirliğin, halkın taleplerinin ve milli kimliklerin ne denli güçlü dinamikler olduğunu bir kez daha gösterdi. Unutmayalım ki, tarihten ders çıkarmak, geleceğe daha sağlam adımlarla ilerlemenin anahtarıdır.