"Merhaba" deyip geçmeyelim, doğrudan kalbe gidelim
Bakın, ben 51 yaşında, Sakarya’nın rüzgârıyla yoğrulmuş biriyim ve hayatımın büyük kısmını kumaşların, ipliklerin ve insanların "ne giydiği"nden çok "ne hissettiği"ne ayırdım. Moda dünyasında bir şeyi "yüzeysel" geçmek, desenin altındaki dikişleri göstermemek gibidir; kumaşın gerçek dokusunu, o kültürel mirasın ağırlığını hissedemezsiniz. Din Kültürü dersi de tıpkı bir vitrin gibi aslında; sadece parlatılmış vitrin camını gösterip, arkadaki atölyenin tozunu, emeğini ve hikayesini gizlemek gibi.
Alevilik, Hristiyanlık veya Yahudilik gibi köklü inançların neden bu kadar "genel hatlarla" kaldığı sorunuz çok yerinde. Bunun arkasında birkaç katman var. Birincisi, müfredatın dar kalıpları. Eğitim sistemi, çoğu zaman "ortak payda"ya odaklanır ve bu payda, çoğunluk olan İslam’ın temel dogmalarına sıkı sıkıya kenetlidir. Diğer inançlar ise daha çok "farklı olan" olarak, yan notlar halinde eklenir. Bu, bir kombin önerirken sadece "beyaz tişört giyin" demek gibidir; renk, kumaş, doku ve o giysinin taşıdığı tarihsel ağırlık tamamen dışarıda kalır.
İkincisi, kaynak eksikliği ve algısal önyargı. Öğretmenler de dahil olmak üzere, bu diğer inançların derinlikli sembolizmini, ritüel zenginliğini ve felsefi alt yapısını bilmeyen epey fazla insan var. Örneğin Alevilikte "aynalar" sembolizmi veya Hristiyanlıkta ikonografi, sadece "putperestlik" damgası yememek için değil, derin bir tasavvufi ve estetik okuma gerektirir. Bu okuma yapılmadığında, konu kaçınılmaz olarak yüzeysel kalır.
Dar Bakış Açısı Mı, Yoksa Güvenli Alan Mı?
Merak ettiğiniz gibi, bu durum öğrencilerin dar bir bakış açısı geliştirmesine neden oluyor mu? Kesinlikle evet, ama bu salt "kötülük" değil, konfor alanından kaynaklanıyor. İnsan zihni, tanımadığı şeyi tehdit olarak algılama eğilimindedir. Diğer inançların sadece "başka bir din" olarak, iç dünyalarındaki şiirsel, müzikal ve ahlaki derinlikleri keşfedilmeden bırakılması, empati kaslarının gelişmesini engeller.
Benim gözlemlerime göre, moda gibi din de bir "kültürel kostüm"dür. Bir Hristiyan ikonunun altın varaklı yüzeyindeki ışık oyunu ile bir Alevi semahındaki dönme hareketinin ritmi, aslında aynı evrensel insan deneyiminin farklı dilleridir. Eğer bu ders, sadece "şu inanç şu kurala sahiptir" şeklinde bir katalog gibi işlenirse, öğrenci o katalogu kapatıp unutur. Oysa o katalog, bir sanat galerisi gibi sunulmalıydı; her inanç, kendi estetiği, tarihi ve felsefesiyle sergilenmeliydi.
Sonuç olarak, bu yüzeysellik, sistemin bir "tasarım hatası"ndan çok, cesaret eksikliğinden kaynaklanıyor. Farklı inançların derinliklerine inmek, rahatsız edici olabilir; çünkü insanın "benim inancım en doğrusu" algısını sarsabilir. Oysa gerçek özgürlük, farklılıkları tanıyıp onlara saygı duymaktan, hatta estetik bir hayranlık beslemekten geçer. Bir ipliği sadece rengiyle değil, dokumasıyla değerlendirdiğimizde, ancak gerçek bir kumaş ortaya çıkar. Din Kültürü dersi de tıpkı iyi bir terzi gibi, farklılıkları tek bir parçaya değil, her biri kendi başına değerli olan farklı kumaşların bir arada durduğu bir koleksiyona dönüştürmelidir.