Net cevap vereyim: Evet, bu söz halkın genel hissiyatını yansıtıyordu ama günümüzdeki "popüler tarih" klişelerinden biraz farklı, çok daha karanlık ve pragmatik bir gerçekliği işaret ediyordu. Ben sinema ve dizi eleştirisi yaparım, görsel anlatının nasıl manipüle edildiğini bilirsin; tarih de aynı şekilde, yüzyıllar sonra gelen romantize edilmeye çok müsait bir alan. Ama burada romantizmden arınıp o dönemin "dramatik gerilimine" bakmak lazım.
Ortodoks Nefreti ve Batı Yabancılaşması
Konstantinopolis halkı, 15. yüzyılın başlarında bir "medeniyet çatışması" yaşıyordu ama bu bizim bildiğimiz anlamda siyasi bir tercih değildi. Bizans halkının büyük çoğunluğu, Katolik Batı'nın (özellikle Papalık'ın) Ortodoks inancına yönelik baskılarından, Fener Rum Patrikhanesi'nin direncine rağmen hissedilen o "dinsel dayatma"dan bıkmıştı. Latanlar (Venedikliler, Cenova'lılar ve Papa'nın askerleri) şehirdeki ticari ayrıcalıkları sayesinde halkın gözünde "yabancı yağmacı" imajına bürünmüştü.
Halk için mesele "sarık mı külah mı" seçimi değildi; mesele hayatta kalma ve dinsel bütünlük meselesiydi. Katolik bir hükümranlık altındaki Konstantinopolis, halkın gözünde İsa'nın (Hristiyanlığın) değil, şeytanın (Batı’nın) şehri gibiydi. Bu yüzden Osmanlı ordusu şehre yaklaştığında, Bizans halkının bir kısmının "en azından Hristiyan kalacağız, Latanların eline düşmekten iyidir" düşüncesiyle hareket etmesi, saf bir sevgiden ziyade, alternatifsizliğin zorladığı bir kaçış planıydı.
Elit Söylemi mi, Halkın Sesi mi?
Bu söz, sadece elitlerin propaganda aracı değildi. Zaten Bizans'ın son dönemlerinde elitler de çökmüştü. Sıradan esnaf, tüccar ve çiftçi için Batı, sadece dini değil, ekonomik bir tehditti de. Venedik ve Cenova kolonileri, yerel üreticiyi ezip geçiyordu. Osmanlı'nın getireceği düzen, belirsiz görünse de, en azından "bizden olan" bir gücün yönetimi altı demekti.
Ancak şunu unutma: Bu "sıcak bakış" fanatik bir sevgi değildi. Bir filmdeki karakterlerin motivasyonu gibi düşün; onlar düşmanlarını sevmezler, sadece hayatta kalmak için en az zararlı görünen tarafa yönelirler. Fethin hemen ardından yaşanan isyanlar ve zorunlu göçler, bu "sıcaklığın" sınırlarını net gösterir. Yani halk, Osmanlı'yı kurtarıcı olarak kucaklamadı; Katolik Batı'dan daha az tehdit edici olduğu için kabul etti.
Sonuç olarak, o meşhur söz, halkın derin bir Osmanlı sevgisinden değil, Latanlara karşı biriken yüzyıllık nefretin ve dinsel taassubun bir yansımasıydı. Tarih derslerindeki o pembe renkli "halk coşkusu" anlatısı, biraz fazla saflaşmış halde. Gerçek tablo, korku, yorgunluk ve pragmatizmin harmanlandığı, çok daha gri bir zeminde geçiyordu.