Jül Sezar'ı öldürenler, Marcus Junius Brutus ve Gaius Cassius Longinus liderliğindeki, sayıları yaklaşık 60 senatörü bulan bir grup cumhuriyetçi komplocuydu. Bu suikast, M.Ö. 44 yılının 15 Mart'ında, yani takvimde bilinen adıyla Mart Ayının Ortaları (Ides of March)'nda, Roma Senato binasının bitişiğindeki Pompey Tiyatrosu'nda gerçekleşti.
Komplocuların ana amacı, Sezar'ın sürekli artan gücünün, ömür boyu diktatörlüğünün ve imparatorvari tavırlarının Roma Cumhuriyeti'ni tehdit ettiğine inanmalarıydı. Onlar, Sezar'ın tek adam yönetimini kalıcı hale getireceğinden, kendisini kral ilan edeceğinden ve bu durumun cumhuriyetçi değerleri tamamen yok edeceğinden endişe ediyorlardı. Özellikle Brutus gibi isimler, ailelerinin ve atalarının Roma Cumhuriyeti'ni kuran ve koruyan figürler olması nedeniyle, bu cumhuriyetçi ideallere sıkı sıkıya bağlıydı. Onlar için Sezar'ı öldürmek, bir vatanseverlik göreviydi, cumhuriyeti kurtarma çabasıydı.
Sezar, senato meclis salonuna girdiğinde, komplocular tarafından sarıldı ve art arda gelen bıçak darbeleriyle yere yığıldı. Rivayete göre, aralarında Brutus'u gördüğünde söylediği "Et tu, Brute?" (Sen de mi, Brutus?) sözü, bu ihanetin ve trajedinin en çarpıcı sembolü haline gelmiştir.
Bu suikast, paradoksal bir şekilde, komplocuların amaçladığının tam tersi bir etki yarattı. Onlar cumhuriyeti kurtardıklarını düşünürken, aslında Roma'yı daha derin bir iç savaşın ve nihayetinde Roma İmparatorluğu'nun kuruluşunun eşiğine getirdiler. Sezar'ın ölümü, boşalan iktidar koltuğu için bir güç mücadelesi başlattı ve bu mücadele, Sezar'ın evlatlık oğlu Octavian (sonradan Augustus) tarafından kazanıldı. Böylece cumhuriyet tamamen tarihe karıştı ve Roma, tek adam yönetimine, yani imparatorluk rejimine geçti. Bu bana her zaman, tarihsel ironinin en keskin örneklerinden biri gibi gelmiştir; bir eylemin ardındaki niyet ne kadar yüce olursa olsun, sonuçları her zaman öngörülemez olabilir.