Merhaba değerli okuyucularım, Türk siyasetinin yakın tarihine ışık tuttuğumuz bu sohbetimizde, renkli ve bir o kadar da çalkantılı dönemlerin önemli aktörlerinden biri olan Mesut Yılmaz'ı mercek altına alacağız. Bana sıklıkla yöneltilen sorulardan biri şudur: "Mesut Yılmaz kaç yılları arasında başbakanlık yapmıştır?" Bu soru, aslında sadece bir tarih bilgisi olmaktan öte, Türkiye'nin 90'lı yıllardaki karmaşık siyasi tablosunu, koalisyonların kaderini ve bir liderin kişisel serüvenini anlama çabasıdır. Gelin, bu usta siyasetçinin başbakanlık koltuğuna oturduğu anları ve geride bıraktığı izleri birlikte çözümleyelim.
Mesut Yılmaz, Türk siyasetine 1980'lerin ortalarında adım atmış ve kısa sürede ANAP'ın genç, dinamik yüzlerinden biri olarak sivrilmiş bir isimdi. Dışişleri Bakanlığı gibi kritik görevlerdeki başarısı, onu parti içinde liderlik koltuğuna taşımış ve nihayetinde başbakanlık makamına giden yolu açmıştır. Onun siyasi kariyeri, Türkiye'nin o yıllarda yaşadığı ekonomik dönüşümler, Avrupa ile entegrasyon çabaları ve elbette ki bitmek bilmeyen koalisyon arayışlarıyla iç içe geçmiştir.
Mesut Yılmaz'ın başbakanlık deneyimleri, tek bir kesintisiz dönemden ziyade, farklı koalisyonların ve siyasi dengelerin bir sonucu olarak üç ayrı evrede gerçekleşmiştir. Bu durum, bize 90'lı yılların Türkiye'sinde siyasi istikrarın ne kadar zor sağlandığını da çok net gösterir.
Mesut Yılmaz, başbakanlık koltuğuna ilk kez 23 Haziran 1991 tarihinde oturdu. Turgut Özal'ın cumhurbaşkanlığı döneminde, ANAP'ın genel başkanı olarak, selefi Yıldırım Akbulut'tan görevi devralmıştı. Bu ilk başbakanlık dönemi, oldukça kısa süreli ve aslında bir ara dönemdi diyebiliriz. Sadece 25 Kasım 1991 tarihine kadar, yani yaklaşık beş ay boyunca bu görevi sürdürdü.
Bu dönem, ANAP'ın iktidarda yıprandığı, ancak Mesut Yılmaz'ın genç ve reformist lider imajıyla partiyi yeniden canlandırma çabalarına sahne oldu. Kendi adıma, o günleri hatırladığımda, genç bir liderin büyük bir sorumlulukla nasıl da gözler önüne serildiğini düşünürüm. Henüz 40'lı yaşlarının başındaydı ve kamuoyunda büyük bir beklenti yaratmıştı. Ancak 1991 genel seçimleri, ANAP'ın tek başına iktidarı kaybetmesiyle sonuçlandı ve Mesut Yılmaz'ın ilk başbakanlık tecrübesi de böylece sona ermiş oldu.
Mesut Yılmaz'ın ikinci başbakanlık dönemi, Türk siyasetindeki koalisyon bilmecesinin en çarpıcı örneklerinden biridir. 1995 genel seçimleri sonrası, hiçbir parti tek başına hükümet kuracak çoğunluğu sağlayamayınca, zorlu koalisyon görüşmeleri başladı. Sonunda, ANAP ile DYP arasında bir hükümet ortaklığı kuruldu ve bu koalisyon "ANAYOL Hükümeti" olarak tarihe geçti.
Mesut Yılmaz, bu ikinci döneminde 6 Mart 1996 tarihinde tekrar başbakanlık koltuğuna oturdu. Ancak ne yazık ki, bu ortaklık da uzun ömürlü olmadı. ANAP ve DYP arasındaki derin siyasi ve kişisel rekabet, hükümetin işleyişini başından itibaren zedeledi. Güneş Motel olayını andıran transferler ve iç çekişmelerle dolu bu süreç, sadece 28 Haziran 1996 tarihinde, yani yaklaşık üç buçuk ay sonra, hükümetin düşmesiyle sonuçlandı. Bu dönemi, bir siyaset bilimci olarak, koalisyonların yalnızca rakamlarla değil, aynı zamanda liderler arasındaki uyum ve güvenle de ayakta kalabileceğinin acı bir ispatı olarak görürüm.
Mesut Yılmaz'ın en uzun soluklu ve belki de en çok tartışılan başbakanlık dönemi, 30 Haziran 1997 tarihinde kurulan ANASOL-D Hükümeti ile başladı. Bu koalisyon, Refah Partisi'nin iktidardan ayrılmasıyla oluşan siyasi boşlukta, ANAP, DSP ve DTP'nin bir araya gelmesiyle kurulmuştu. Bu dönem, aynı zamanda 28 Şubat süreci olarak bilinen, Türk siyasetinin en gerilimli ve müdahaleci zamanlarından birine denk geliyordu.
Mesut Yılmaz, bu koalisyonun başbakanı olarak, hem iç siyasetteki çalkantılarla hem de dış dünyadaki gelişmelerle mücadele etmek zorunda kaldı. Ekonomi, toplumsal gerilimler, terörle mücadele ve Avrupa Birliği ile ilişkiler gibi pek çok önemli dosyayı yönetmek durumundaydı. Bu dönemde özellikle yolsuzluk iddiaları, siyasi kutuplaşma ve asker-sivil ilişkileri gündemin en üst sıralarındaydı.
Yılmaz'ın bu son başbakanlık dönemi, 11 Ocak 1999 tarihinde sona erdi. Gensoru önergesiyle düşürülen hükümet, aynı zamanda 90'lı yılların sonuna doğru Türkiye'de yaşanan siyasi kırılganlığın bir başka göstergesiydi. Ben o yılları analiz ederken, Mesut Yılmaz'ın bu süreçte gerçekten büyük bir siyasi baskı altında olduğunu, "maceraperest" denilen liderlik tarzının bu baskılara karşı bir duruş olduğunu düşünürüm.
Mesut Yılmaz'ın başbakanlık yaptığı tüm dönemlerde, aslında bir dizi ortak tema ve karakteristik özellik gözlemleyebiliriz:
Bir siyaset uzmanı olarak, Mesut Yılmaz'ı değerlendirirken hep onun 'siyasi satranç tahtasındaki hamlelerini' düşünürüm. Zeki, kararlı, bazen de oldukça riskli hamleler yapmaktan çekinmeyen bir liderdi. Özellikle parti içi muhalefeti bertaraf etme, koalisyonları kurma ve ayakta tutma çabalarında bu yönünü çok net görürdük.
Onun liderlik tarzı, bazen "maceraperest" olarak nitelendirilse de, aslında bu, değişen siyasi konjonktürde hayatta kalma ve etkili olma arayışının bir sonucuydu. Kamuoyunda bıraktığı izlenim, keskin hatlara sahipti; kimileri onu dürüst, vizyoner ve Batılı değerlere bağlı bir lider olarak görürken, kimileri ise onu siyasi manevraları ve sert üslubu nedeniyle eleştirirdi. Benim gözlemim, Mesut Yılmaz'ın Türk siyasetinin karmaşık denkleminde, her zaman kendi doğrularını savunmaya çalışan, ancak bazen de sistemi değiştirmek yerine ona ayak uydurmak zorunda kalan bir figür olduğuydu.
Mesut Yılmaz'ın başbakanlık yılları, kısacası şu tarih aralıklarını kapsar:
Bu tarihler, sadece rakamlardan ibaret değil, aynı zamanda Türkiye'nin 90'lı yıllardaki sancılı siyasi ve sosyal dönüşümünün de birer aynasıdır. Mesut Yılmaz, bu dönüşümün hem tanığı hem de aktif bir aktörü olmuştur. Onun liderliği altında yaşananlar, bize koalisyon hükümetlerinin kırılganlığını, siyasi rekabetin ve kişisel çatışmaların devlet yönetiminde nasıl etkili olabileceğini ve bir liderin kriz anlarında nasıl kararlar almak zorunda kalabileceğini çok net öğretmiştir.
Bugün Mesut Yılmaz'ı hatırladığımızda, aslında sadece bir liderin başbakanlık dönemlerini değil, aynı zamanda bir dönemin ruhunu, Türkiye'nin o yıllarda yaşadığı umutları, hayal kırıklıklarını ve bitmek bilmeyen istikrar arayışını da anlamış oluruz. Türk siyasi tarihi, onun bıraktığı izlerle çok daha zengin ve derslerle dolu bir hale gelmiştir.