- kilometredeki o "duvara çarpma" hissi, maraton koşucularının en büyük ortak düşmanıdır. Bunu ben de biliyorum; çünkü aslında bu bir fiziksel yorulma değil, glikojen rezervlerinin tükendiği andır. Beyin, vücuttaki yakıtın bittiğine dair bir alarm veriyor ve kasları kilitleyip seni yavaşlatıyor. Jeller ve izotonikler kurtuluş reçetesi değil, sadece yakıt ikmalidir. Asıl sihir, yarış öncesinde ve tam o noktada ne yaptığınla ilgilidir.
Öncelikle gıda stratejini gözden geçir: Yarış sabahı sadece kahvaltıyla yetinme. 3-4 saat önce ağır, sindirimi kolay ama yoğun karbonhidratlı bir öğün yap. Yarış içinde ise her 40-45 dakikada bir 25-30 gram karbonhidrat almalısın. Çoğu kişi "açılmamak için" az içer ama bu hata. Jelleri suyla birlikte değil, az miktarda suyla yut, midede şişkinlik yapmasın. 30. kilometreye geldiğinde zaten midede bir şey kalmayacaktır.
Asıl kritik nokta: Yavaşla. 32. kilometreden sonra tempoyu korumaya çalışmak yerine, nabzını 10-15 bpm düşür. Kas liflerindeki hasar o noktada maksimuma ulaşır. Hız yapmaya çalıştıkça, vücudun hayatta kalma moduna girer. "Hızlı gitme, ritmini bozma" mantığıyla ilerle.
Mental hazırlık tarafında ise "duvar" diye bir şey yoktur, sadece zihnin bir yalanı vardır. 32. kilometrede "bitirecek gücüm yok" demeye başladığın an, beynin kaslarına komut verir. Bunun yerine kısa hedefler koy: "İşte şu tabela", "şu köşe", "şu ağaç". 1000 metrelik parçalara böl. Ayrıca nefes tekniğini değiştir; 2 adımını senkle, 2 adımını senkle. Derin nefes almak, o anki oksijen açığını hafifletir ve sinir sistemini sakinleştirir.
Son bir püf nokta: Kafein. Yarıştan 60 dakika önce, kafeinin etkisi tam 32. kilometrede başlayacak şekilde al. Bu, algılanan eforu azaltır ve kasların daha verimli çalışmasını sağlar. Ama bunu test etmeden yarış gününde deneme.
Bu stratejiyi bir sonraki İstanbul Maratonu'nda uygula. Duvar yok, sadece yanlış yönetilen enerji var. Sabırlı ol, ritmini koru ve zihnini o anın ötesine değil, sadece bir sonraki adıma odakla.