Türk edebiyatında Sembolizm, Batılı anlamda tam bir "akım" olarak değil, daha çok Fecr-i Ati topluluğunun estetik zemininde ve sonraki dönemde Milli Edebiyat akımının karşıtı olarak şekillenen bir duyarlılık biçimi olarak var olmuştur. Bu akımın temsilcilerini belirlerken, doğrudan Fransız Sembolistleri (Baudelaire, Rimbaud) ile birebir aynı çizgide duran değil, bu etkileri kendi kültürel kodlarıyla harmanlayan isimlere odaklanman gerekir.
Sembolizmin Türkçe'ye ilk ciddi yansıması, 1909-1915 yılları arasında faaliyet gösteren Fecr-i Ati topluluğuyla oldu. Bu dönemde şairler, realizmden kaçarak soyut, mistik ve hassas bir dile yöneldi.
Milli Edebiyat akımı (Yahya Kemal, Mehmet Akif vb.) "milli", "halka yakın" ve "net" bir dil savunurken, bu akımın dışına itilen veya paralel yürüyen isimler sembolizmi sürdürdü.
Bu konuyu incelerken şunu aklında tut: Batı'da sembolizm "anlamı belirsizleştirmek" iken, Türk edebiyatında (özellikle Haşim ve Dıranas'ta) sembolizm "duyguyu soyutlamak ve müzikleştirmek" üzerine kurulmuştur.
Somut Örnek:
Ahmet Haşim'in "Sis" şiirine baktığında, dışarıdaki hava olayı olan "sis"i, iç dünyadaki belirsizlik ve hüznün bir yansıması olarak görürsün. İşte bu, nesneden soyuta geçiş, Türk sembolizminin temel taşıdır. Yahya Kemal'de ise "Tan" (Sabah) sembolü, sadece bir saat dilimi değil, bir medeniyetin şafağıdır.
Özetle; Ahmet Haşim ve Ahmet Muhip Dıranas sembolizmin en doğrudan temsilcileridir; Yahya Kemal ise bu geleneği milli bir estetik çerçevede dönüştürmüştür.