Eğer bir şehri “sevmek” kavramını, sadece mimari güzelliği veya huzurlu sokaklarıyla sınırlı tutmuyorsanız; o şehrin size zamanı yeniden tanımlamasına izin veriyorsanız, cevabım tartışmasız İstanbul olur. Ancak burada bahsettiğim, turistik postcard’lardaki o pürüzsüz, sterilize edilmiş İstanbul değil. Ben, sabahın köründe Eminönü’nde balık ekmek çayının buğusunu içime çekerken hissettiğim, ham ve canlı İstanbul’dan bahsediyorum.
İstanbul’u diğer metropollerden ayıran en kritik püf nokta, mekânsal sürekliliğin koparılamamasıdır. Avrupa yakasında 21. yüzyılın cam kulelerinde koşuştururken, tramvaya atlayıp 5 dakikada 16. yüzyılın taş sokaklarına, Fatih Sultan Mehmet’in gölgesine düşebiliyorsunuz. Bu, hiçbir diğer şehirde bu denli keskin ve erişilebilir bir kontrast yaratmaz.
Şehrin ruhunu anlamak için sabah saat 05:00 ile 07:00 arası kritik bir penceredir. Bu saatte şehir nefes alır. Marmara’nın serin rüzgarı, henüz turist akınına uğramamış yalıların sakinliğini ve boğazın o eşsiz, gri-mavi tonlarını sunar. İşte o an, İstanbul’un “sahip olunduğu” değil, “yaşandığı” anıdır.
Çoğu kişi İstanbul’u gezerken Taksim, Sultanahmet ve Kadıköy üçgeninde döner. Ancak şehrin gerçek nabzını tutmak istiyorsanız, Kuzey Marmara Otoyolu’nda gece yarısı bir mola verin ya da Haliç’in kuzey kıyısındaki Balat’ın arka sokaklarına dalın.
İstanbul sizi yorar, hatta bazen sinirlendirir. Trafik, karmaşa ve yüksek ses seviyesi kaçınılmazdır. Ancak bu kaosun içinde, bir çay bahçesinde tanımadığınız biriyle kurduğunuz o anlık bağ, sizi başka hiçbir yerde bulamayacağınız bir aitiyet hissine kavuşturur. Sevmek, kusurlarını da kucaklamaktır; İstanbul ise bu kucaklamayı en derinden hissettiren yerdir.