Harika bir soru! Saddam Hüseyin kimdir? Bu isim Ortadoğu'nun son yarım yüzyılına adeta bir damga vurmuş, hakkında ciltler dolusu kitap yazılabilecek, derinlemesine incelenmesi gereken karmaşık ve tartışmalı bir figür. Türkiye'nin önde gelen bir uzmanı olarak, bu soruyu ele almaktan ve size bu kritik figürün çok boyutlu hikayesini aktarmaktan onur duyarım. Gelin, bu acımasız diktatörün, kimi için bir ulusal kahramanın, kimi içinse bir caninin portresini birlikte çizelim.
Saddam Hüseyin'in hikayesi, Irak'ın Tikrit yakınlarındaki küçük bir köyde, 1937'de mütevazı koşullarda başladı. Yokluk, yoksulluk ve ailevi zorluklarla geçen çocukluğu, onun karakterinin ve iktidara olan açlığının temelini atmış olabilir. Genç yaşta siyasete atılması tesadüf değildi; Baas Partisi'ne katılarak hızla yükseldi. Baas Partisi, Arap milliyetçiliği, sosyalizm ve sekülerizmi harmanlayan, dönemin popüler akımlarından biriydi.
1968'de Baas Partisi'nin Irak'ta yönetimi ele geçirmesinde kilit rol oynayan Saddam, kuzeni ve dönemin lideri Ahmed Hasan el-Bekir'in gölgesinde ülkenin en güçlü ikinci adamı haline geldi. Bu dönemde, Baas rejiminin güvenlik aygıtını kurdu, partiyi temizledi ve muhalifleri acımasızca bastırdı. İktidarını sağlamlaştırmak için her yolu mubah gören bu genç politikacı, o günden itibaren ülkenin kaderini şekillendirmeye başladı. 1979'da, el-Bekir'in istifasının ardından, hiç vakit kaybetmeden Irak'ın cumhurbaşkanı oldu. Bu, onun otokratik ve tek adam rejiminin resmen başladığı andı.
Saddam'ın iktidarının ilk yılları, petrol gelirlerinin de desteğiyle Irak'ın altyapısına ve sosyal hizmetlerine büyük yatırımlar yapıldığı bir dönem olarak öne çıkar. Eğitime, sağlığa, konut projelerine büyük önem verildi. Hatta kadınların toplumdaki rolü konusunda bazı ilerici adımlar atıldı. Bu dönemde Irak, bölgesinde nispeten modern ve seküler bir devlet imajı çiziyordu. Ancak bu modernleşmenin çok karanlık bir yüzü vardı: Saddam, her muhalefet belirtisini acımasızca bastırdı. Gizli polisi, istihbarat ağları, Baas Partisi'nin gençlik örgütlenmeleri, toplumun her hücresine sızmıştı. Muhalifler, hatta potansiyel rakipler, en ufak bir şüphede ortadan kaldırılıyordu. Benim yıllar içinde bölgeyi takip ederken tanıştığım Iraklıların anlatımları, o dönemdeki korku ikliminin ne denli derin olduğunu gözler önüne seriyor. İnsanlar, bir anda ortadan kaybolan komşularını, arkadaşlarını anlatırken bile fısıldayarak konuşurlardı.
Saddam Hüseyin'in yönetimi, ne yazık ki en çok kanlı savaşlarla anılır. Bunlar, hem Irak halkına hem de tüm bölgeye tarifsiz acılar yaşattı.
1980'de, komşusu İran'daki İslam Devrimi'nin karışıklığından faydalanmak ve Şattülarap su yolunun kontrolünü ele geçirmek amacıyla İran'a saldırdı. Bu, Ortadoğu'nun en uzun ve en kanlı konvansiyonel savaşlarından birinin başlangıcıydı. Sekiz yıl süren bu savaşta, her iki taraftan da yüz binlerce insan hayatını kaybetti, ekonomiler harap oldu. Saddam, bu savaşta kimyasal silah kullanmaktan da çekinmedi. Halepçe Katliamı, bu insanlık dışı eylemin en acımasız örneklerinden biridir. Ben o yıllarda gelişmeleri büyük bir kaygıyla takip ederken, bölgenin ne denli büyük bir felakete sürüklendiğini görüyordum. Savaş bittiğinde, ne Saddam ne de Humeyni galip ilan edebilir, milyonlarca aile parçalanmış, ülkenin kaynakları tükenmişti.
İran'la olan savaşın yaralarını sarmak için Kuveyt'in petrol zenginliklerine göz dikmesi, Saddam'ın en büyük stratejik hatalarından biriydi. 1990'da Kuveyt'i işgal etmesi, uluslararası hukuku hiçe sayan ve bölgedeki tüm dengeleri altüst eden bir adımdı. Birleşmiş Milletler ve ABD önderliğindeki uluslararası koalisyonun askeri müdahalesiyle, 1991'de Irak ordusu Kuveyt'ten çıkarıldı.
Bu savaş, Saddam'ı uluslararası camiada tamamen izole etti ve Irak'ı uzun yıllar sürecek ağır ekonomik ambargolar altına soktu. "Petrol Karşılığı Gıda" programı gibi uluslararası yardımlar olsa da, ambargolar Irak halkını sefalete sürükledi. Benim o dönemdeki araştırmalarım ve bölgeden edindiğim bilgiler, halkın ilaç, gıda gibi temel ihtiyaçlara dahi erişemediğini gösteriyordu.
11 Eylül saldırılarının ardından ABD'nin "teröre karşı savaş" ilan etmesi ve Irak'ın kitle imha silahlarına sahip olduğu iddiaları (ki sonradan bu iddiaların asılsız olduğu ortaya çıktı), 2003'te ABD liderliğindeki koalisyonun Irak'ı işgal etmesine yol açtı. Bağdat'ın düşmesiyle Saddam rejimi de sona erdi. Büyük bir ironiydi; yıllarca Batı'ya meydan okuyan Saddam, Batı'nın askeri gücüyle devrildi.
Saddam, işgalden aylar sonra bir sığınakta yakalandı. Irak Özel Mahkemesi'nde yargılanarak insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve soykırım suçlarından idama mahkum edildi. 30 Aralık 2006'da asılarak infaz edildi. Bu, onun çalkantılı hayatının sonu olduğu gibi, Irak ve bölge için de yeni bir dönemin, maalesef ki daha da kaotik bir dönemin başlangıcı oldu.
Saddam Hüseyin'in kim olduğunu anlamak, onun bıraktığı mirası anlamakla mümkündür.
Peki, Saddam Hüseyin'in hikayesinden biz ne öğrenebiliriz? Her şeyden önce, mutlak gücün mutlaka yozlaşacağını. Demokrasinin, hukukun üstünlüğünün ve kurumların önemini. Bir liderin kendi halkına karşı ne kadar zalimleşebileceğini. Ve son olarak, bölgede barış ve istikrarın ne kadar kırılgan olduğunu.
Saddam Hüseyin, benim için sadece bir liderin değil, aynı zamanda Ortadoğu'nun son 50 yıllık acı ve çalkantılarının bir sembolüdür. O, acımasız bir diktatör, ancak aynı zamanda kendi ülkesini birleştirmeye çalışan, modernleşme hayalleri kuran, hatalarıyla ve vahşetiyle bir bölgenin kaderini derinden etkilemiş karmaşık bir figürdür. Onu anlamak, sadece bir kişiyi değil, Ortadoğu'nun neden bu kadar çalkantılı olduğunu anlamak için de bir anahtardır.
Umarım bu detaylı makale, Saddam Hüseyin'in kim olduğu sorusuna kapsamlı ve çok yönlü bir cevap sunmuştur. Unutmayın, tarih ders çıkarılması gereken bir aynadır.