Değerli okuyucularım, yıllardır Osmanlı tarihi, özellikle de son dönemi üzerine kafa yoran, arşivlerin derinliklerinde kaybolan ve her bir belgeyi bir yapboz parçası gibi birleştirmeye çalışan bir uzman olarak, bugün sizlere adını duyduğumuzda bile zihinlerde türlü imgeler canlanan, tartışmaların odağındaki bir ismi, II. Abdülhamid Han'ı farklı bir perspektiften sunmak istiyorum. O kimdi? Bir despot mu, bir dahi mi, yoksa sadece kaderine boyun eğmiş bir hükümdar mı? Gelin, bu karmaşık portreyi birlikte aralayalım.
II. Abdülhamid, 1842 yılında doğduğunda, Osmanlı İmparatorluğu zaten çöküş emareleri göstermeye başlamıştı. O, modernleşme sancıları çeken, toprak kayıplarıyla sarsılan ve "hasta adam" yakıştırmasıyla anılan bir devleti miras alacaktı. Çocukluğu ve gençliği, sarayın bir yandan geleneksel ciddiyeti, diğer yandan Batı'ya açılma çabaları arasında geçti.
Onun hakkında bilmeniz gereken ilk şeylerden biri, entelektüel merakı ve öğrenmeye olan düşkünlüğüdür. Sanıldığının aksine, o sadece saray entrikalarıyla değil, dünya meseleleriyle, bilimle, felsefeyle de yakından ilgiliydi. Özel hocalarından Arapça ve Farsça öğrenmekle kalmamış, aynı zamanda Fransızca da biliyordu. Batı müziğine, tiyatroya, hatta marangozluğa bile özel bir ilgisi vardı. Bu, bize onun sadece tahtın varisi olarak değil, aynı zamanda çağının bir aydını olarak da şekillendiğini gösterir. Babası Sultan Abdülmecid'den aldığı miras, bir yandan modernleşme tutkusu, bir yandan da geleneklere bağlılık olmuştu.
1876 yılında tahta çıktığında, İmparatorluk tam anlamıyla bir kaostaydı. Ekonomik iflas kapıda, Balkanlar'da isyanlar patlak vermiş, büyük güçler Osmanlı toprakları üzerinde türlü hesaplar yapıyordu. Kardeşi V. Murad'ın ruhsal rahatsızlığı nedeniyle tahta çıkan Abdülhamid, bu enkaz devraldığında henüz 34 yaşındaydı.
Peki, onun aklındaki öncelikler neydi? Tek kelimeyle: Devleti kurtarmak. Ama nasıl? İşte bu sorunun cevabı, onun yönetim felsefesini şekillendirdi. İlk işi, Mithat Paşa ve arkadaşlarıyla birlikte ilk Osmanlı Anayasası olan Kanun-i Esasi'yi ilan etmek ve Meclis-i Mebusan'ı açmak oldu. Bu hamle, onun başlangıçta meşrutiyetçi bir çizgide olduğunu gösterse de, kısa sürede yaşanan 93 Harbi (Osmanlı-Rus Savaşı) ve meclisteki karmaşalar, onun yönetim anlayışında ciddi değişikliklere yol açtı.
Abdülhamid'in yönetim dönemi genellikle "İstibdat Dönemi" olarak anılır. Kanun-i Esasi'yi askıya alması ve meclisi kapatması, onun otokratik bir lider olduğu algısını güçlendirmiştir. Ancak bir uzman olarak, bu durumu daha derinlemesine incelememiz gerektiğini düşünüyorum. O, bu kararları alırken gerçekten tek derdi kendi mutlak iktidarını mı sağlamaktı, yoksa devletin bekası için bir zorunluluk mu görüyordu?
Benim kanaatimce, bu kararların arkasında yatan temel düşünce, merkezi otoriteyi güçlendirerek devleti ayakta tutmaktı. Zira o dönemde dışarıda düşmanlar, içeride ayrılıkçı akımlar ve reform adı altında ülkeyi daha da karmaşaya sürükleyen gruplar vardı. Abdülhamid, ülkeyi dağılmaktan kurtarmak için ihtiyatlı ve kontrollü bir modernleşme yolunu seçti. Şunu unutmamak gerekir ki, o dönemde Avrupa'da da güçlü merkezi yönetimler vardı ve meşrutiyet henüz yaygın bir yönetim biçimi değildi.
Onun yönetim anlayışı, "denge politikası" üzerine kuruluydu. Büyük devletler arasındaki rekabeti kullanarak Osmanlı'nın ömrünü uzatmak, bir yandan Batı'dan bilim ve teknoloji transfer ederken, diğer yandan İslam kimliğini ve geleneksel değerleri korumak... İşte bu, onun ince politik zekasının bir yansımasıydı.
Peki, Abdülhamid dönemi sadece bir "kapanma" dönemi miydi? Kesinlikle hayır! Asıl ironi ve çoğu zaman gözden kaçırılan gerçek şudur: Osmanlı'nın en büyük modernleşme hamlelerinden birçoğu onun döneminde gerçekleşmiştir.
Bu projeler, Abdülhamid'in geleceğe yönelik bir vizyona sahip, pratik zekalı ve kararlı bir lider olduğunu gösterir. O, devleti kurtarmanın sadece askeri başarılarla değil, aynı zamanda toplumun her alanda kalkınmasıyla mümkün olacağına inanıyordu.
Abdülhamid, dış politikada da son derece usta bir oyuncuydu. Büyük güçler arasında denge kurarak, Osmanlı'nın toprak bütünlüğünü korumaya çalıştı. Almanya ile yakınlaşarak İngiliz ve Fransız nüfuzunu dengelemeye çalışması, onun uluslararası ilişkilerdeki derin bilgisini gösterir. Ayrıca, Pan-İslamizm politikasıyla dünya Müslümanlarını bir araya getirerek, hem içerideki ayrılıkçı hareketleri dizginlemeyi, hem de dışarıda güçlü bir "İslam Halifesi" imajı sergileyerek Avrupa'nın sömürgeci güçlerine karşı bir koz elde etmeyi hedeflemişti.
Abdülhamid'in iktidarının sonu, Jön Türklerin muhalefeti ve giderek artan toplumsal taleplerle geldi. 1908'de İkinci Meşrutiyet'i yeniden ilan etmek zorunda kaldı ve 1909'daki 31 Mart Vakası'nın ardından tahttan indirildi. Selanik'e sürgün edildi ve 1918'de İstanbul'da vefat etti.
Peki, Abdülhamid'in mirası nedir? O, tarihçiler arasında hala en çok tartışılan figürlerden biridir. Kimi onu "Ulu Hakan" diye yüceltirken, kimi "Kızıl Sultan" diye yerden yere vurur. Ancak bir uzman olarak benim sizlere tavsiyem, bu ikili kutuplaşmanın ötesine geçmenizdir.
Abdülhamid, içinde bulunduğu olağanüstü zor koşullarda, devleti ayakta tutmak için olağanüstü çabalar sarf etmiş bir liderdi. Başarısızlıkları ve hataları oldu mu? Elbette. Ama unutmayalım ki her lider, kendi döneminin şartları içinde değerlendirilmelidir. Onun vizyonu, eğitim ve altyapı alanındaki devrimleri, Osmanlı'nın son demlerinde dahi bir umut ışığı yakmış, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti'nin kültürel ve kurumsal altyapısına önemli katkılar sağlamıştır.
Onu anlamak, sadece bir padişahı değil, aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemindeki karmaşık dinamikleri ve modern Türkiye'nin kuruluş temellerini de anlamaktır. O, tarih sahnesinden çekildiğinde ardında tartışmalı bir miras, ancak aynı zamanda modernleşme yolunda atılmış dev adımlar ve sarsılmaz bir devlet adamı profili bırakmıştır. Abdülhamid, sadece bir isim değil, bir dönemin, bir mücadelenin ve bir dönüşümün ta kendisidir. Onu doğru anlamak için, popüler söylemlerin ötesine geçip, tarihin soğuk gerçekleriyle yüzleşmek gerekir.