Faşizm, klasik liberal demokrasi ve Marksist sosyalizmin ötesinde, 20. yüzyılın başında İtalya’da Benito Mussolini ile ortaya çıkan ve daha sonra Almanya’da Adolf Hitler tarafından radikalize edilen otoriter, totaliter ve milliyetçi siyasi ideoloji ve hareketin adıdır. Bu kavramı anlamak için sadece "diktatörlük" demek yetmez; faşizmin kendine özgü bir felsefesi, estetiği ve toplumsal mühendislik anlayışı vardır.
Faşizmin temelinde yatan en kritik unsur, bireyin yok sayılmasıdır. Faşist rejimler, bireysel hak ve özgürlükleri reddeder; bunun yerine "ulus", "ırk" veya "devlet" gibi soyut kavramlara tapınmayı emreder. Burada senin değerlerin, düşüncelerin veya kimliğin değil, ait olduğun kolektifin çıkarı her şeyin önüne geçer. Bu durum, devletin toplumun üstünde değil, toplumun devletin bir aracı olduğuna inanan "organik devlet" anlayışından beslenir.
Ekonomik açıdan faşizm, ne serbest piyasa ekonomisini ne de komünist planlamayı kabul eder. Bunun yerine korporatizmi benimser. Sendikalar ve işveren birlikleri devlet kontrolünde bir araya getirilir; sınıf mücadelesi reddedilir, yerine "ulusal dayanışma" dayatılır. İşçiler ve patronlar, devletin belirlediği kurallar çerçevesinde çalışmak zorundadır. Bu yapı, kapitalizmi tamamen kaldırmaz ama onu ulusal hedeflere ve savaş ekonomisine hizmet edecek şekilde şekillendirir.
Faşist sistemlerde çok partili demokrasi yoktur. Tek parti, tek lider (Caudillo veya Führer) ve tek ideoloji hakimdir. Hukuk, adalet dağıtmaz; devlet gücünü meşrulaştırmaya ve düşmanları (gerçek veya hayali) ortadan kaldırmaya hizmet eder. Şiddet, bu sistemin ayrılmaz bir parçasıdır; sadece sokaktaki karakol gücü değil, siyasi kimliğin inşasında da kullanılan bir araçtır.
Faşizmi sadece "sağcı" olarak etiketlemek tehlikeli bir basitleştirmedir. Etnik temizlik ve soykırım gibi unsurlar Alman faşizminde (Nazizm) belirginken, İtalyan faşizmi daha çok devlet merkezli ve ırkçı değil, kültürel milliyetçi bir çizgide ilerlemiştir. Ayrıca, faşizm her zaman "aşırı sağ" olmak zorunda değildir; bazı dönemlerde işçi hareketinin radikal kanatlarını da içine alarak "sol-faşist" hibrit yapılar da ortaya çıkmıştır.
Pratikte, faşizmi tanımlamanın en iyi yolu, otoriterliğin demokratik kurumların içinden yavaşça erozyona uğratılması sürecini gözlemlemektir. Özgür basının susturulması, yargının bağımsızlığının zedelenmesi ve "vatan haini" gibi karalayıcı dilin normalleştirilmesi, bu sürecin erken belirtileridir. Tarihsel ders, faşizmin dışarıdan gelen bir istila değil, içeriden, çoğunluğun onayıyla ve korkuyla beslenen bir hastalık olduğunu gösterir. Bu yüzden, faşizmi sadece tarih kitabındaki bir dönem olarak değil, mevcut toplumsal kutuplaşma ve otoriter eğilimler karşısında sürekli tetikte olman gereken bir zihinsel çerçeve olarak görmen gerekir.