Evlilik aşkı öldürmez, ancak onu dönüştürür ve bu dönüşümü nasıl yönettiğin, aşkın yeni haliyle nasıl var olacağını belirler. İlk baştaki o kör edici, her şeyi tüketen tutku (genellikle "limerence" dediğimiz, hormonların coştuğu, dünyayı pembeye boyayan o ilk evre) evlilikle birlikte yavaş yavaş değişime uğrar. Bu doğal ve kaçınılmaz bir süreçtir. Asıl soru, bu değişimi aşkın sonu olarak mı göreceksin, yoksa daha derin, daha köklü bir sevginin, bağlılığın ve ortak yaşamın başlangıcı olarak mı kucaklayacaksın?
Evlilikle birlikte ilişkinin dinamikleri değişir. Artık birbirinizin "en iyi halini" sürekli sergileme baskısı azalır, çünkü kendinizi güvende hissedersiniz. Günlük hayatın getirdiği sorumluluklar, faturalar, çocuk yetiştirme, kariyer mücadeleleri ilişkinin gündelik akışını doldurur. Bu noktada, o ilk tutkunun yerini daha sakin, daha derin bir dostluk, anlayış, şefkat ve karşılıklı saygı alır. Bu, aşkın ölümü değil, evrimidir. Hatta bana göre, asıl aşk bu evrede başlar; çünkü sevdiğin kişinin tüm kusurlarını, zorluklarını ve gerçekliğini kabul edersin.
Aşkı öldüren evlilik kurumu değil, evliliğin içindeki ihmal, beklentiler, iletişimsizlik ve rutinleşmedir.
Aşkı evlilikte canlı tutmak (ya da yeni biçimine adapte etmek) için bilinçli çaba gerekir.
Tecrübelerimden rahatlıkla söyleyebilirim ki, evlilik aşkı öldürmez; tam tersine, onu bambaşka, çok daha zengin ve derin bir boyuta taşıyabilir. Yeter ki sen ve eşin, bu dönüşüme bilinçli bir şekilde yatırım yapmaya istekli olun. Aşk bir "his" olmaktan çıkar, üzerinde çalışılması gereken bir "eyleme" dönüşür.