Türk Tarih Kurumu, Mustafa Kemal Atatürk'ün direktifleriyle 15 Nisan 1931 tarihinde kurulmuştur. İlk adı ise Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti idi. Bu kuruluş, Cumhuriyet'in genç aydınlarının ve bizzat Atatürk'ün, ulus inşası sürecinde milli bir tarih bilincinin oluşturulması ve Türklerin dünya medeniyetine katkılarının bilimsel olarak ortaya konulması vizyonunun bir ürünüdür.
Kurumun kurulduğu dönemde, Osmanlı tarih yazımının ve Batı merkezli tarih anlayışının Türk milletinin köklü geçmişini yeterince yansıtamadığı düşünülüyordu. Atatürk, bu boşluğu doldurmak ve Türk tarihini kendi perspektifimizden, bilimsel yöntemlerle yeniden yorumlamak istedi. Bu amaçla ortaya çıkan Türk Tarih Tezi, kurumun ilk yıllarındaki en önemli çalışma alanlarından biri oldu. Tez, Türklerin kökenini Orta Asya'ya dayandırarak, dünya medeniyetine yaptıkları katkıları vurgulamayı ve Avrupa'daki ırkçı söylemlere karşı milli onurumuzu yüceltmeyi hedefliyordu.
Kurumun kurulmasıyla birlikte, Türklerin medeniyet sahnesindeki yerini, Orta Asya'dan Anadolu'ya uzanan göçlerini ve devlet kurma geleneğini inceleyen yoğun araştırmalar başlatıldı. Bu, sadece geçmişi keşfetmek değil, aynı zamanda yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin ulusal kimliğini tarihsel kökleriyle sağlamlaştırmak anlamına geliyordu.
1935 yılında, kurumun adı Türk Tarih Kurumu olarak değiştirildi ve daha geniş bir etki alanına kavuştu. Türk Dil Kurumu ile birlikte, Atatürk'ün vefatının ardından Türk Eğitim Derneği'ne, daha sonra da Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu bünyesine alındı. Bu yapısal değişimler, kurumun misyonunun ve bağımsız bilimsel çalışmalarının devamlılığını sağlamayı amaçlamıştır.
Burada önemli bir püf noktası şudur: Türk Tarih Kurumu'nun kuruluşu, sadece bir akademik enstitünün tesisi değil, aynı zamanda devrimci bir zihniyet dönüşümünün ve ulusal kimlik inşasının temel ayaklarından biridir. O dönemde yapılan çalışmalar, bugünkü tarihçilik pratiğimizin temellerini atmış, ancak aynı zamanda o dönemin siyasi ve ideolojik ihtiyaçlarını da yansıtmıştır. Örneğin, Güneş Dil Teorisi gibi bazı tezlerle olan organik bağı, kurumun erken dönemlerindeki bilimsel çalışmaların dönem koşullarından tamamen bağımsız olmadığını gösterir. Ancak bu durum, kurumun genel olarak Türk tarihçiliğine yaptığı kaynak toplama, yayın yapma ve arşivcilik katkılarını gölgelemez.
Bir tarih araştırmacısı olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, Türk Tarih Kurumu'nun yayınları, özellikle Belleten dergisi ve kurumun çıkardığı monografiler, Türk tarihine dair temel ve güvenilir kaynaklardır. Yıllar içinde birçok değerli çalışmanın ortaya konulduğu bu kurumun arşivleri ve kütüphanesi, bugün bile tarihçiler için vazgeçilmez birer hazine niteliğindedir. Modern dönemde dijitalleşme çalışmalarıyla da bu kaynaklara erişimi kolaylaştırması, kurumun güncel vizyonunu gösteriyor.