Tevekkül, basitçe "Allah'a güvenmek" veya "işlerin sonucunu O'na bırakmak" olarak tanımlanır, ancak bu tanım çoğu zaman yanlış anlaşılmalara yol açar ve konunun derinliğini tam olarak yansıtmaz. Gerçek tevekkül, eylemle teslimiyetin mükemmel birleşimidir.
Tevekkül, bir amaca ulaşmak için elinden gelen tüm meşru gayreti gösterdikten, gerekli tüm tedbirleri aldıktan ve sebepler dairesinde yapılması gereken her şeyi eksiksiz yerine getirdikten sonra, sonucun Allah'tan geleceğine inanarak kalben huzura ermek ve neticeyi O'nun takdirine bırakmaktır.
Toplumda tevekkül, ne yazık ki sıkça "hiçbir şey yapmadan beklemek", "nasıl olsa Allah halleder" ya da "kader neyse o olur" gibi pasif bir duruşla karıştırılır. Bu, tevekkül değil, tam aksine sorumsuzluk ve tembelliktir. İslam'ın tevekkül anlayışı, insanı miskinliğe değil, bilakis azami çabaya ve çalışmaya sevk eder. Peygamber Efendimiz'in devesini bağlamayıp "tevekkül ettim" diyen sahabeye "Önce deveni bağla, sonra tevekkül et" buyurması, bu prensibin en çarpıcı ve somut örneğidir.
Yılların tecrübesiyle söyleyebilirim ki, tevekkül, hayattaki belirsizliklerle başa çıkmanın en güçlü manevi aracıdır. Özellikle iş hayatında veya kişisel projelerinde, aylarca süren yoğun bir çabanın ardından sonucun belirsizliği insanı yıpratabilir. İşte tam bu noktada, tüm gayretini gösterdikten sonra kalben bırakabilme yeteneği sana paha biçilmez bir psikolojik rahatlama ve içsel güç sunar. Tevekkül, seni pasif kılmak yerine, daha motive ve huzurlu bir şekilde ilerlemeni sağlar, çünkü kontrol edemediğin şeyler için kendini yiyip bitirmeyi bırakırsın. O bir eylemden ziyade, bir gönül halidir.