Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan ile birlikte, 6 Mayıs 1972 Cumartesi günü sabaha karşı Ankara Merkez Kapalı Ceza ve Tutukevi'nde (Ulucanlar Cezaevi) idam edildi. Türkiye'nin yakın siyasi tarihine damga vuran bu olay, 12 Mart Muhtırası sonrası dönemin en kritik ve trajik anlarından biridir.
Deniz Gezmiş ve arkadaşları, 1971 yılında gerçekleşen 12 Mart Askeri Muhtırası'nın ardından sıkıyönetim mahkemelerinde yargılandılar. Asıl suçlamaları, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nı cebren değiştirmeye teşebbüs etmek ve ülkenin bir bölümünü yabancı bir devletin egemenliğine bırakmaya çalışmak iddiasıyla Türk Ceza Kanunu'nun 146. maddesini ihlal etmekti. Bu suçlamaların temeli, özellikle Amerikan askerlerinin kaçırılması ve dönemin siyasi olaylarındaki aktif rolleriydi.
Yargılama süreci oldukça tartışmalıydı. Askeri mahkemeler tarafından verilen kararlar, dönemin siyasi atmosferinde büyük tepkilere yol açtı. İdam cezaları, temyiz aşamasından geçerek dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın onayına sunuldu. Muhalefet partileri ve birçok aydın tarafından idamların durdurulması için yoğun çağrılar yapıldı, genel af talepleri yükseltildi. Ancak siyasi iktidar ve askeri kanadın kararlılığı sonucunda idamlar infaz edildi.
Bu idamların sıradan bir adli infazdan çok daha öte, derin bir politik mesaj taşıdığı unutulmamalıdır.
Siyasi İrade: Dönemin siyasi ve askeri iradesi, genç sol hareketin yükselişini durdurmak ve caydırıcılık sağlamak adına bu idamları bir "ibret" olarak görmüştü. Bu, sadece kanunların uygulanması değil, aynı zamanda bir dönemi kapatma ve yeni bir düzen tesis etme çabasıydı. Askeri müdahalenin ardından tesis edilen "düzen"in korunması adına, sembolik değeri yüksek bu infazlara gidilmesi bir dönemin karakteristiğini yansıtır.
Sembolizm: Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamı, Türkiye solunun tarihinde bir milat oldu. Onlar, hem bir dönemin devrimci gençliğinin sembolü haline geldiler hem de sonraki kuşaklar için bir direniş ve mağduriyet ikonuna dönüştüler. Bu olay, Türkiye'deki kutuplaşmayı daha da derinleştirdi ve siyasi şiddetin tırmanmasına zemin hazırladı. Bu idamlar, özellikle gençlik hareketleri üzerinde kalıcı bir etki bıraktı.
* Yasal Süreç Tartışmaları: Yıllar sonra bile, bu idamların hukuki yeterliliği ve yargılamanın adil olup olmadığı konusunda tartışmalar devam etmektedir. Özellikle avukatların savunma haklarının kısıtlandığı, delillerin yetersiz olduğu ve kararın tamamen siyasi saiklerle alındığı iddiaları hala güçlü bir şekilde dile getirilir. O dönemin "olağanüstü" koşulları altında verilen kararların, evrensel hukuk normlarına ne denli uygun olduğu sorgulanır.
Kendi tecrübelerimden yola çıkarak şunu ekleyebilirim: Türkiye'de 12 Mart dönemi ve sonrasındaki yargılamalar, hukukun üstünlüğü ilkesinin siyasi konjonktür karşısında ne kadar kırılgan olabileceğini acı bir şekilde gösterdi. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamı, sadece üç genç insanın hayatına mal olmakla kalmadı, aynı zamanda Türkiye'nin kolektif hafızasında derin ve iyileşmesi zor bir yara açtı. Onların son sözleri ve idam sehpasındaki duruşları, sonraki nesiller için siyasi mücadelenin ve bedel ödemenin en dramatik örneklerinden biri olarak tarihe geçti ve hala tartışılmaya devam eden bir miras bıraktı.