Ecel, kelime anlamı olarak "belirlenmiş süre" veya "vade" demektir. İslam inancında ecel, Allah’ın her canlı için takdir ettiği, değiştirilemez ve kaçınılmaz olan son nefes anıdır. Bu kavram, maddi dünyadaki zaman kavramından bağımsız, ilahi bir kader belirlemesi olarak ele alınır. Yani senin bugün, yarın ya da on yıl sonra vefat etmen, senin iradenle değil, ilahi bir takdimle sabitlenmiş bir gerçektir.
Bu konudaki en kritik püf nokta, ecelin kesinliğidir. Kur’an-ı Kerim’de "Her kimsenin eceli vardır" (A’raf, 34) ayetiyle bu durum açıkça belirtilir. İnsan aklıyla, teknolojiyle veya tıbbi müdahalelerle eceli gasp edemez veya öteleyemez. Tıbbi tedavi, hijyen kurallarına uyma veya sağlıklı yaşam tarzı benimseme, eceli kısaltmaz; aksine, ecelin gelene kadar bedenini ve ruhunu koruyarak ömrü daha verimli ve azaplı olmayan bir şekilde geçirmeni sağlar. Yani doktorun seni tedavi etmesi, senin ecelini değil, hastalığın süresini yönetmesidir.
Çoğu insan, "Bir araba kazasında ölmek ecel midir?" sorusunu sorar. Burada bir ayrım yapmak gerekir. Kaza, hastalık veya yaşlılık, ecelin nedeni veya aracı olabilir; ancak asıl ecel, o anın gelmesidir. Bir kişi, eceli gelmişse, uçakta, denizde ya da yatağında olsa da o an vefat eder. Eceli gelmemişse, en tehlikeli durumda bile bir mucize eseri sağ çıkar. Bu, inanca dayalı bir açıklama olsa da, pratikte bize şunu hatırlatır: Neticenin senin kontrolünde olmadığını bilmek, kaygıları azaltır ve anı yaşamaya odaklanmanı sağlar.
Ecelin değiştirilemez olması, pasif kalmak anlamına gelmez. Tam tersine, bu bilince sahip olmak sana iki büyük avantaj sunar:
Benim yıllar içerisindeki en temel gözlemim şudur: Eceli sürekli düşünüp kendini kaygıyla tüketenler, aslında huzuru kaçırırlar. Eceli "Allah’ın takdirine" bırakıp, önüne çıkan her anı en iyi şekilde yaşamaya çalışanlar ise, ölmüş olmaları fark etmeksizin, hayatın tadını daha derinden çıkarırlar. Unutma, ecel bir son değil, bu dünya yolculuğunun son durağıdır; önemli olan, o durağa varana kadar iz bırakan bir yolculuk yapmaktır.