Değerli okuyucularım, tarih denilen o büyük denizde yol alırken, bazen öyle dönemlere denk geliriz ki, her bir oluşum, her bir cemiyet, aslında koca bir milletin kaderini şekillendiren bir rüzgar gibidir. Bugün size, Cumhuriyet tarihimizin en kritik dönemlerinden birinde sahneye çıkmış, ancak çoğu zaman yanlış anlaşılan veya eksik bilinen bir kuruluştan, Sulh ve Selamet-i Osmaniye Cemiyeti'nden bahsedeceğim. Uzun yıllardır bu dönemi inceleyen biri olarak, bu cemiyetin ne anlama geldiğini, hangi koşullarda ortaya çıktığını ve neden bu kadar önemli olduğunu tüm detaylarıyla aktarmak istiyorum. Hazırsanız, birlikte bu zorlu ama öğretici yolculuğa çıkalım.
Sulh ve Selamet-i Osmaniye Cemiyeti, kelime anlamıyla "Osmanlı Barış ve Güvenliği Cemiyeti" veya "Osmanlı'nın Huzur ve Kurtuluşu Cemiyeti" olarak çevrilebilir. Adından da anlaşılacağı üzere, dönemin Osmanlı İmparatorluğu'nun içinde bulunduğu çıkmazdan bir kurtuluş yolu arayışı içinde kurulmuş bir sivil toplum örgütüdür. Ancak "kurtuluş" kelimesinin burada taşıdığı anlam, dönemin diğer kurtuluş çabalarından çok farklıdır.
Bu cemiyet, özellikle I. Dünya Savaşı'nın sonlarında ve Mütareke Dönemi'nde (1918-1922) etkin olmuş, Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu işgal ve dağılma tehlikesine karşı bir çözüm önerisi sunan, ağırlıklı olarak İstanbul'da, Saray ve hükûmet çevresi tarafından desteklenen bir kuruluştur. Kurucuları arasında genellikle Sultan Vahideddin'e ve Damat Ferit Paşa hükûmetlerine yakın isimler, devlet adamları, aydınlar ve bazı din adamları bulunmaktaydı.
Sulh ve Selamet-i Osmaniye Cemiyeti'nin ortaya çıkışını anlamak için, dönemin atmosferine biraz yakından bakmak gerekiyor. Düşünsenize, koca bir imparatorluk, dört bir yandan düşman kuvvetlerince işgal edilmiş, başkent İstanbul dahi fiilen düşman donanmalarının kontrolü altında. Halk perişan, umutsuzluk derin. Mondros Ateşkes Antlaşması'nın imzalanmasıyla ordular terhis edilmiş, vatanın müdafaası neredeyse imkansız hale gelmişti.
İşte tam da bu derin kriz, umutsuzluk ve kaos ortamında, farklı kurtuluş reçeteleri ortaya atılıyordu. Bir yandan Anadolu'da Mustafa Kemal Paşa önderliğinde Kuvâ-yi Milliye ve Milli Mücadele hareketi filizlenirken, diğer yandan İstanbul'da, farklı bir fikir akımı taraftar buluyordu. Sulh ve Selamet-i Osmaniye Cemiyeti, bu ikinci akımın en belirgin temsilcilerinden biriydi. Onlar, Anadolu'daki direniş hareketinin "işleri daha da kötüleştireceğine", ülkeyi daha da büyük felaketlere sürükleyeceğine inanıyorlardı.
Cemiyetin temel felsefesi, Osmanlı İmparatorluğu'nun ve özellikle saltanatın/hilafetin devamlılığını sağlamaktı. Peki nasıl? Onlara göre kurtuluş, İtilaf Devletleri'yle (İngiltere, Fransa, İtalya gibi işgalci güçler) iş birliği yaparak, onların isteklerine boyun eğerek ve barışçıl yollarla sağlanabilirdi. Milli Mücadele'nin silahlı direnişini, devlete başkaldırı olarak görüyor, bunun işgalci güçleri daha da kışkırtacağına ve daha ağır sonuçlara yol açacağına inanıyorlardı.
Ana hedeflerini şöyle özetleyebiliriz:
Cemiyetin üyeleri ve destekçileri, genellikle İstanbul'daki saray ve çevresinden, Osmanlı bürokrasisinden, bazı ulema (din bilginleri) ve aydınlar arasından çıkıyordu. Özellikle Damat Ferit Paşa hükûmetleri döneminde büyük destek gördüler. Kendilerini "devletin ve padişahın sadık hizmetkârları" olarak konumlandırıyorlardı.
Benim uzun yıllardır edindiğim izlenim şu: Bu insanlar genellikle samimiyetsiz değildi. Aksine, kendi bakış açılarından, imparatorluğu kurtarmanın en doğru yolunun bu olduğuna inanıyorlardı. Belki de geçmişin ihtişamlı günlerine olan özlem, belki de mevcut durumun verdiği şok, onları farklı bir gerçekliği görmekten alıkoyuyordu. Bir dönemin devlet adamları olarak, alışageldiğimiz siyaset ve diplomasi yöntemlerinin hala işe yarayacağını düşünüyorlardı. Ancak dünya değişmiş, dinamikler tamamen farklılaşmıştı.
Sulh ve Selamet-i Osmaniye Cemiyeti'nin ortaya koyduğu bu vizyon, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının Anadolu'da başlattığı Milli Mücadele ile tam bir tezat oluşturuyordu. Bir taraf, "Ya İstiklal Ya Ölüm!" diyerek bağımsızlık mücadelesini silaha sarılarak verirken; diğer taraf, "Osmanlı'yı ve hilafeti kurtarmanın tek yolu, İtilaf Devletleri'yle uzlaşmaktır" diyordu.
Bu iki akım arasındaki çatışma, sadece siyasi arenada kalmadı, zaman zaman silahlı mücadeleye de dönüştü. İstanbul Hükûmeti, Cemiyet'in de etkisiyle, Anadolu'daki Milli Mücadelecileri "asi" ilan ediyor, haklarında idam fermanları çıkarıyor, hatta onlara karşı çeşitli propagandalar yürütüyordu. Bu dönem, Türk milletinin tarihindeki en çetin iç mücadelelerden birine sahne oldu.
Gerçek deneyimlerimden yola çıkarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, bu ayrışma, Türk toplumunda derin yaralar açmış, aileleri dahi karşı karşıya getirmiş bir durumdu. Kimi, "devlete isyan edilmez" derken, kimi, "devlet kalmazsa neye isyan edeceğiz?" diye soruyordu. İşte bu sorunun cevabı, Türk milletinin kendi kaderini tayin etme iradesinin sembolü olan Milli Mücadele ile verildi.
Tarih, bildiğiniz gibi, nihayetinde kazananların ve kaybedenlerin hikayesidir. Sulh ve Selamet-i Osmaniye Cemiyeti'nin temsil ettiği yol, Milli Mücadele'nin zaferiyle ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuyla birlikte tarihin tozlu sayfalarına karıştı. İtilaf Devletleri'yle uzlaşma yolu, Sevr Antlaşması gibi acı bir tabloyu ortaya çıkarmış, ancak Türk milletinin direnişi bu antlaşmanın hiçbir zaman uygulanamamasını sağlamıştı.
Cemiyetin hedefleri hiçbir zaman gerçekleşmedi. Aksine, onların karşı çıktığı Milli Mücadele, ulusun bağımsızlığını kazanmasını sağladı. Cemiyetin mirası, bize zor zamanlarda doğru kararlar almanın, milli iradeye inanmanın ve tarihin akışına direnmek yerine onu doğru yöne çevirmenin önemini gösteren acı ama çok değerli bir ders olmuştur.
Bu cemiyet, bize aynı zamanda şunu da fısıldar: Bir milletin kaderi söz konusu olduğunda, en iyi niyetlerle dahi olsa, halkın iradesine sırt çeviren, teslimiyetçi politikalar uzun vadede başarıya ulaşamaz. Bağımsızlık ve özgürlük, tavizle değil, mücadeleyle kazanılır.
Değerli okuyucularım, Sulh ve Selamet-i Osmaniye Cemiyeti, Osmanlı İmparatorluğu'nun son demlerinde, umutsuzluk ve çaresizlik içinde bir kurtuluş yolu arayan ancak tarihin doğru akışını kavrayamayan bir yapıyı temsil eder. Onların temsil ettiği akım, her ne kadar o dönem için "mantıklı" gelebilecek argümanlara sahip olsa da, Türk milletinin bağımsızlık ve hürriyet tutkusunun, her türlü zorluğun üstesinden gelebilecek gücün önüne geçememiştir.
Bugün, bu cemiyeti anlamak, bize sadece geçmişi değil, bugünü ve geleceği de okuma fırsatı sunar. Zor zamanlarda hangi seslere kulak vermemiz gerektiğini, milli birlik ve beraberliğin ne denli paha biçilmez olduğunu, uluslararası güç dengeleri karşısında kendi irademize sahip çıkmanın ne kadar hayati olduğunu hatırlatır. Tarih, tekerrür etmez belki ama derslerini bize her daim sunar. Önemli olan, o dersleri doğru okuyabilmek ve onlardan ilham alarak geleceğe daha güçlü yürüyebilmektir.
Merhaba dostlar,
Bugün sizinle, Türk tarihinin en çalkantılı dönemlerinden birinde ortaya çıkmış, kimi zaman yanlış anlaşılan, kimi zaman da farklı ideolojilerin hedefi haline gelmiş önemli bir oluşumu, Sulh ve Selamet-i Osmaniye Cemiyeti'ni konuşacağız. Yıllardır bu dönemi, bu cemiyeti ve ardındaki dinamikleri incelemiş biri olarak, size derinlemesine bir perspektif sunmak istiyorum. Gelin, tarihin tozlu sayfalarına birlikte uzanalım ve bu cemiyetin ne anlama geldiğini, hangi koşullarda ortaya çıktığını ve ne gibi sonuçlar doğurduğunu beraber keşfedelim.
Tarih 1918 yılının sonları... Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıkmış, dört bir yanı işgal altında, başkenti dahi düşman çizmeleri altında inleyen bir Osmanlı İmparatorluğu var karşımızda. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin liderleri ülkeyi terk etmiş, ardında büyük bir yıkım ve siyasi bir boşluk bırakmıştı. İşte tam da bu atmosferde, toplumun farklı kesimlerinden, farklı beklentilerle birçok cemiyet kurulmaya başlandı. Kimisi milli mücadeleyi örgütlerken, kimisi bölgesel kurtuluş çabalarına girişiyor, kimisi de bambaşka bir strateji ile ayakta kalma derdine düşüyordu.
Sulh ve Selamet-i Osmaniye Cemiyeti de bu karmaşık tablonun içerisinde filizlenen yapılardan biriydi. Adından da anlaşılacağı üzere, temel amacı "Osmanlı'nın barışını ve selametini" sağlamaktı. Peki, bunu nasıl planlıyorlardı? İşte burada, dönemin siyasi ve ideolojik ayrışmaları belirginleşiyor.
Birinci Dünya Savaşı'nın Osmanlı için felaketle sonuçlanması, toplumda derin bir travma yaratmıştı. İmparatorluk toprakları işgal edilmiş, ordu dağıtılmış, ekonomi çökmüştü. Bu tablo karşısında halkta ve aydın kesimde farklı kurtuluş reçeteleri dile getiriliyordu.
Sulh ve Selamet-i Osmaniye Cemiyeti'nin ortaya çıkışında, İttihat ve Terakki'nin politikalarına duyulan güçlü bir tepki de vardı. İttihatçıların ülkeyi Birinci Dünya Savaşı'na sokması ve ardından gelen yenilgi, pek çok kesimde büyük hayal kırıklığı ve öfkeye neden olmuştu. Bu cemiyet, kendisini İttihat ve Terakki'nin antitezi olarak konumlandırıyordu. Onlara göre İttihatçıların maceracı politikaları ülkeyi felakete sürüklemişti. Dolayısıyla, yeni bir kurtuluş yolunun ancak İttihatçıların izlerini silmekle ve farklı bir siyaset gütmekle mümkün olacağına inanıyorlardı.
Peki, Sulh ve Selamet-i Osmaniye Cemiyeti'nin ana hedefleri nelerdi? Benim gözlemlerime göre, onların stratejisi, dönemin koşullarına göre bir "minimum kayıpla çıkış" arayışıydı.
Cemiyetin en temel ve vazgeçilmez ilkesi, Osmanlı Devleti'nin, Saltanat'ın ve Hilafet'in mutlak surette korunmasıydı. Onlara göre bu üç kurum, hem milletin birleştirici gücü hem de İslam dünyasının liderliği açısından hayati öneme sahipti. İşgal altında bile olsa, padişahın ve halifenin otoritesinin devam ettirilmesi, ülkenin dağılmasını engellemenin tek yolu olarak görülüyordu. Bu, aynı zamanda Osmanlıcılık fikrinin, dönemin şartlarına göre yeniden yorumlanmış bir biçimiydi.
İşte cemiyetin en tartışmalı ve en çok eleştirilen yönlerinden biri buradaydı. Sulh ve Selamet-i Osmaniye Cemiyeti, işgalci güçlerle (özellikle İngilizlerle) işbirliği yaparak Osmanlı'nın varlığını sürdürme yolunu seçti. Onların düşüncesine göre, büyük güçlere karşı direnmek anlamsızdı ve sadece daha fazla kan dökülmesine yol açacaktı. Bunun yerine, diplomasi yoluyla, işgalcilerin "iyi niyetlerine" sığınarak, Osmanlı'nın toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığını (en azından sembolik olarak) koruyabileceklerine inanıyorlardı. Bu, benim de tarihsel analizlerimde sıkça karşılaştığım, bir tür "teslimiyetçi kurtuluş" arayışıydı. Zira onlar, "güçlüden yana olmak, az zararla kurtulmaktır" felsefesini benimsemişlerdi.
Bu cemiyet, Anadolu'da yükselen Milli Mücadele hareketine kesinlikle karşıydı. Onlara göre Kuva-yi Milliye hareketleri, ülkeyi daha da kaosa sürüklüyor, işgalcileri daha da kışkırtıyor ve Osmanlı'nın zaten zayıf olan konumunu daha da tehlikeye atıyordu. İstanbul Hükümeti'nde etkin oldukları dönemlerde, Milli Mücadelecileri "asi" ve "eşkiya" olarak yaftalamış, hatta onlara karşı çeşitli propagandalar yapmış ve bazen de askeri güç kullanmaya kalkışmışlardır. Bu bakış açısı, onların stratejisinin temel bir bileşeniydi: Direniş yerine uzlaşma, savaş yerine barış... ama hangi şartlarda bir barış? İşte bu, tarihsel olarak üzerinde çok durulması gereken bir sorudur.
Sulh ve Selamet-i Osmaniye Cemiyeti'nin öne çıkan üyeleri ve destekçileri genellikle, Osmanlı'nın son dönem aydınlarından, bürokratlarından ve siyasetçilerinden oluşuyordu. Özellikle Damat Ferit Paşa, cemiyetin en bilinen simalarından ve fikir babalarından biriydi. İngiliz yanlısı politikalarıyla tanınan Damat Ferit Paşa, birkaç kez sadrazamlık yaparak cemiyetin fikirlerini hükümet politikalarına taşımıştır. Onun yanı sıra, Rıza Tevfik Bölükbaşı gibi aydınlar da cemiyetin düşüncelerini destekleyen isimler arasındaydı. Bu isimlerin çoğu, İttihat ve Terakki'ye karşı güçlü bir muhalefet sergilemiş ve Osmanlı'nın kurtuluşunu Batılı devletlerle uzlaşmada görmüş kişilerdi.
Cemiyet, fikirlerini yaymak ve politikalarını uygulamak için çeşitli yollar denedi:
Sulh ve Selamet-i Osmaniye Cemiyeti, iyi niyetli bile olsa, sonuçta başarısız bir strateji izledi. Peki, neden?
Sonuç olarak, Sulh ve Selamet-i Osmaniye Cemiyeti, Osmanlı'yı kurtarmayı amaçlarken, aslında Milli Mücadele'nin karşısında konumlanarak, tarihin akışına ters düşen bir çizgide yer aldı.
Sulh ve Selamet-i Osmaniye Cemiyeti'nin hikayesi, bize bugün de çok önemli dersler fısıldıyor:
Sulh ve Selamet-i Osmaniye Cemiyeti, Birinci Dünya Savaşı sonrası Osmanlı'nın çöküş döneminde, Saltanat ve Hilafet'i koruma ve işgalci güçlerle uzlaşma yoluyla ülkeyi kurtarma hedefiyle kurulmuş bir siyasi yapıydı. Dönemin karmaşık siyasi tablosunda, Milli Mücadele'nin yükselişiyle zıt bir duruş sergileyen cemiyet, halk desteğini alamamış ve nihayetinde başarısız olmuştur.
Onların hikayesi, sadece bir cemiyetin yükselişi ve çöküşü değil; aynı zamanda bir milletin varoluş mücadelesinde hangi yolların seçilebileceğini, bu yolların ne gibi sonuçlar doğurabileceğini ve nihayetinde milli iradenin ve tam bağımsızlık arzusunun ne denli güçlü bir itici güç olduğunu gösteren çarpıcı bir örnektir. Tarihimizin bu kesitini anlamak, bugünümüzü ve geleceğimizi inşa ederken, geçmişten aldığımız dersleri daha iyi yorumlamamızı sağlayacaktır.
Umarım bu kapsamlı makale, Sulh ve Selamet-i Osmaniye Cemiyeti'ni daha iyi anlamanıza yardımcı olmuştur. Tarih, sadece geçmişi değil, bugünü ve yarını da anlamamız için bir pusuladır. Bilgiyle kalın!