Sulh ve Selameti Osmaniye Cemiyeti, Mondros Mütarekesi sonrası Anadolu'nun işgale uğradığı, Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı o kritik dönemde ortaya çıkan, saltanat yanlısı ve işgalci güçlerle işbirliği taraftarı bir örgüttür. Bu cemiyetin temel amacı, Osmanlı Devleti'nin bütünlüğünü ve saltanat makamını, İtilaf Devletleri'nin himayesi altında korumak ve bu yolla barış ve güvenliği sağlamaktı.
Cemiyet, 1919 yılının başlarında, İstanbul'da başta bazı saray çevresi mensupları, bürokratlar, ulema ve muhafazakâr aydınlar tarafından kuruldu. Onların perspektifinden bakarsak, I. Dünya Savaşı'nda yorgun düşmüş, ordusu dağıtılmış bir imparatorluğun, işgalci güçlere karşı koymasının imkânsız olduğunu düşünüyorlardı. Direnişin daha fazla yıkım ve kan getireceğine inanıyorlardı. Bu nedenle, kurtuluşun tek yolunun, İtilaf Devletleri'yle iyi geçinmek, onların şartlarını kabul etmek ve Osmanlı'nın iç işlerine karışmamaları karşılığında dış politikada onlara boyun eğmek olduğunu savundular. Bu, "sulh ve selamet" (barış ve güvenlik) mottosunun altında yatan ana fikirdi.
Bu cemiyetin en belirgin özelliği, Anadolu'da Mustafa Kemal Paşa önderliğinde filizlenen Milli Mücadele hareketine tamamen karşı olmasıydı. Onlar için Kuvâ-yi Milliye ve ulusal direniş, hem imparatorluğun zaten zayıflamış olan otoritesini daha da sarsan, hem de İtilaf Devletleri'ni daha fazla kışkırtacak tehlikeli bir girişimdi. Cemiyet, Milli Mücadele'yi "anarşi" olarak nitelendiriyor, Mustafa Kemal ve arkadaşlarını "asi" ve "isyancı" olarak görüyordu. Yayın organları ve üyeleri aracılığıyla halkı Milli Mücadele'den uzaklaştırmaya, İstanbul Hükümeti'nin ve halifenin otoritesine bağlı kalmaya teşvik ediyordu.
Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir püf noktası var: Bu cemiyetin üyeleri kendilerini "hain" olarak görmüyorlardı. Aksine, ülkeyi ve hanedanlığı kurtarmanın en rasyonel ve gerçekçi yolunu bulduklarına inanıyorlardı. Onların bakış açısından, işgal güçleriyle uzlaşmak, var olanı korumanın tek yoluydu. Bu, aslında bir tür çaresizlik sendromunun da ürünüydü; büyük bir yenilginin ardından, güce biat etmek ve onun himayesi altına girmek, hayatta kalmanın bir yolu olarak görülüyordu. Bu zihniyet, Milli Mücadele'nin yükselen ruhu olan tam bağımsızlık fikriyle taban tabana zıttı. Bir taraf, onurunu ve bağımsızlığını her şeyin üstünde tutarken, diğer taraf mevcut yapıyı, bedeli ne olursa olsun korumayı hedefliyordu.
Kendi tecrübemden yola çıkarak şunu söyleyebilirim: Tarihte bu tür cemiyetler, büyük kırılma anlarında, toplumun farklı kesimlerinin geleceğe dair farklı öngörülerinin ve korkularının somutlaşmış halidir. Sulh ve Selameti Osmaniye Cemiyeti, Osmanlı'nın son demlerinde, hem imparatorluk geleneğine sıkı sıkıya bağlı, hem de uluslararası dengeler karşısında pasif bir stratejiyi benimsemiş olan kesimi temsil eder. Ancak, Türk halkının bağımsızlık arzusu ve Mustafa Kemal Paşa'nın önderliğindeki kararlı duruş, bu cemiyetin felsefesini ve varlığını anlamsız kılacak ve tarihin tozlu sayfalarına karıştıracaktı. Sonuçta, bu cemiyet Milli Mücadele'nin zaferiyle birlikte etkisini tamamen yitirmiştir.