Londra Boğazlar Sözleşmesi (1841), Osmanlı İmparatorluğu’nun tam bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü ilkesine dayanan, ancak pratikte Boğazlar’ın askerileştirilmesini yasaklayan ve bu geçiş güzergahını yalnızca barış zamanında açık tutan kritik bir diplomatik antlaşmadır. Bu metin, 19. yüzyıl Osmanlı dış politikasının ve büyük devletler dengesi (Pax Britannica) açısından dönüm noktası niteliğindedir.
Sözleşmenin en can alıcı maddesi, Osmanlı Devleti’nin Boğazlar’da (İstanbul ve Çanakkale) yeni kale inşa etmesi veya mevcut kaleleri tamir etmesini kesinlikle yasaklamasıdır. Bunun karşılığında, Avrupa’nın büyük güçleri (İngiltere, Fransa, Avusturya, Prusya ve Rusya) Boğazlar’a hiçbir gemi göndermeyeceklerini taahhüt etmişlerdir. Yani, Boğazlar tamamen askeri açıdan "donanımsız" bırakılmış; bu bölge, deniz savaşı riskini ortadan kaldırmak amacıyla silahsızlandırılmıştır.
Bu durumun asıl amacı, özellikle Rusya’nın Akdeniz’e inmesini engelleyip Osmanlı’nın deniz güvenliğini sağlamaktı. İngiltere, bu antlaşmayla hem Osmanlı’nın dağılmasını önleyerek çıkarlarını korumuş hem de rakip güçlerin Akdeniz hakimiyetini kısıtlamıştır. Pratikte bu, Boğazlar’ın kontrolünün fiilen dış güçlerin diplomatik onayına bağlı hale gelmesi anlamına geliyordu.
Tarih okurken şunu unutma: Bu sözleşme, Osmanlı’nın "bağımsızlığını" koruduğu iddiasıyla birlikte, stratejik derinliğini büyük ölçüde feda ettiğinin itirafıdır. Eğer bugün uluslararası hukuk ve jeopolitik ilişkileri inceliyorsan, modern Montrö Boğazlar Sözleşmesi (1936)’nın, tam da bu 1841 antlaşmasının yarattığı "silahsızlandırılmış bölge" paradoksunu ve büyük devletler müdahalesini ortadan kaldırmak için tasarlandığını görürsün.
Kısacası, Londra Boğazlar Sözleşmesi; barışı korumak adına egemenliğin bir kısmının uluslararası dengeye devredildiği, Osmanlı’dan sonra cumhuriyet döneminde de tartışma konusu olmaya devam eden, klasik güç siyasetinin (Realpolitik) en net örneklerindendir.