Hünkar İskelesi Antlaşması (1833), 19. yüzyıl Osmanlı-Rus ilişkilerinin ve Doğu Sorunu'nun seyrini kökten değiştiren, diplomatik açıdan son derece tehlikeli bir gelişme olarak kayıtlara geçmiştir. Bu antlaşmanın önemi, yalnızca bir sınır veya ticaret anlaşması olmasının ötesinde, Osmanlı Devleti'nin deniz egemenliğinin fiilen elinden alınması ve Rusya'nın Boğazlar üzerindeki mutlak hakimiyetini sağlamasıdır.
Antlaşmanın en can alıcı maddesi, Tuna ile Karadeniz arasındaki deniz alanının yalnızca Osmanlı donanmasına açık tutulması ve yabancı savaş gemilerinin boğazlardan geçişine kesinlikle izin verilmemesiydi. Bu madde, teorik olarak Osmanlı'nın güvenliğini sağlarken, pratikte Rusya'nın Karadeniz'deki rakipsiz hakimiyetini garanti altına alıyordu. Çünkü Rusya, Karadeniz'de rakip bir donanmaya sahip olmayan tek büyük güçtü. Böylece Rusya, boğazları kendi stratejik çıkarlarına göre kullanma hakkını fiilen elde etmiş oldu.
Tarih kitaplarında bu antlaşma genellikle "Osmanlı'nın zayıflığı" ile açıklanır; ancak asıl ders, dengelerin bozulduğu anlarda verilen tavizlerin ne kadar kalıcı hasar bıraktığıdır. Ben, benzer diplomatik krizlerin analizinde şu kuralı öneririm: Bir devlet, acil bir tehdide karşı kısa vadeli güvenlik satın alırken, uzun vadeli egemenlik haklarından vazgeçiyorsa, o antlaşma bir zafer değil, bir teslimiyet belgesidir. Hünkar İskelesi, tam da bu tuzağa düşmenin en somut örneğidir.
Bu antlaşma, 1841'de Constantinople Antlaşması ile fiilen hükümsüz kılınana kadar sürdü. Ancak bıraktığı miras, Osmanlı'nın "Hasta Adam" imajının yerleşmesine ve Rusya'nın Boğazlar üzerindeki obsesif ilgisinin artmasına zemin hazırladı. Yani Hünkar İskelesi, sadece bir antlaşma değil, Osmanlı'nın denizci kimliğinin erozyona uğradığı dönüm noktasıdır. Eğer bu süreci anlamak istiyorsan, küresel güçlerin küçük devletlerin iç işlerine nasıl müdahale ettiğini ve deniz yollarının kontrolünün neden kara sınırlarından daha kritik olduğunu irdelemen gerekir.