Bab-ı Ali Baskını, Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde, II. Meşrutiyet'in ilanından kısa süre sonra (1908-1913 arası) yaşanan ve gazetecilik tarihimizin en karanlık sayfalarından biri olarak kabul edilen, basın özgürlüğüne yönelik sistematik şiddet, sansür ve baskı olaylarının genel adıdır.
Bu terim, İstanbul'un tarihi merkezi olan ve Osmanlı döneminde devlet daireleri ile gazetecilerin toplanma noktası olan Bab-ı Ali semtine yapılan fiziksel saldırıları ve hukuki takip baskılarını ifade eder.
Baskının temel nedeni, II. Meşrutiyet'in getirdiği "söz ve basın hürriyeti"nin, iktidar mücadelelerinde bir silaha dönüşmesiydi. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin tek başına iktidarı ele geçirmesiyle birlikte, muhalif gazeteciler ve yazarlar için ortam hızla zehirlendi.
Gazetecilerin buluşma, haber paylaşma ve editörlük yaptıkları mekanların büyük kısmı Bab-ı Ali civarında yoğunlaşmıştı. Bu nedenle, bu bölgede gerçekleşen saldırılar ve oradaki gazetecilere yönelik tacizler, olayın simgesi haline geldi. Ancak baskı yalnızca İstanbul ile sınırlı değildi; Anadolu'daki muhalif basın organları da aynı şekilde kapatıldı, sahipleri hapsedildi.
Tarihi bir olay olmasının ötesinde, Bab-ı Ali baskını, otoriter rejimlerin basın üzerindeki kontrol mekanizmalarının bir prototipidir. Gazetecilerin "düşünce suçu"yla yargılanması, fiziksel korkutma ve ekonomik ambargo (reklam yasağı gibi) üçgeninde sıkıştırılması, günümüzde de çeşitli biçimlerde karşılaşılan bir baskı modelinin erken dönem örneğidir.
Bu dönemi incelerken, Ahmet Ragıp, Ali Kâfî, Nikolai Maslov gibi isimlerin yaşadığı dramatik olaylar ve Tanin, Genç Kalemler gibi dergilerin maruz kaldığı sansürler, konunun somut gerçekliğini anlamak için kritik ipuçları sunar. Kısa özetle; Bab-ı Ali baskını, demokratik bir geçiş sürecinin, siyasi ihtiraslar yüzünden baskıcı bir otoriterliğe dönüşmesinin trajik bir yansımasıdır.