AKP (Adalet ve Kalkınma Partisi) iktidarını 3 Kasım 2002 tarihli genel seçimlerin ardından fiilen kurdu. Parti, bu seçimlerde oyların %36.3’ünü alarak 550 milletvekilliği olan Meclis’te 363 sandalye kazandı ve tek başına anayasal çoğunluğu sağlayarak hükümeti kurma yetkisini elde etti. Recep Tayyip Erdoğan, ilk başbakan olarak atandı ve kabine 20 Kasım 2002’de yemin ederek göreve başladı.
Bu tarihin önemli olması, sadece bir partinin iktidara gelmesinden ziyade, Türkiye’nin siyasi haritasının köklü bir dönüşüm yaşadığı an olmasıdır. 2002 seçimleri, 28 Şubat süreci sonrası sıkıyönetim tarzı uygulamaların, yüksek enflasyonun ve IMF kurtarma paketlerinin yarattığı toplumsal yorgunluğun bir çıkışıydı. AKP, Refah Partisi’nin 1997’de “post-modern darbe” ile devrilmesi ve 2001’de kapatılması sonrası oluşan siyasi boşluğu dolduran yeni bir aktör olarak sahneye çıktı.
AKP’nin iktidara geliş süreci, klasik muhafazakâr kimliğin ötesinde, liberal ekonomi politikaları ve AB’ye üyelik hedefi ile harmanlanmış bir söylemle ilerledi. Bu “üçlü sentez” (muhafazakârlık, liberallerizm, laiklikten uzaklaşma), partiyi sadece dindar kitlelerden değil, orta sınıflar ve seküler seçmenlerden de destek görmesini sağladı. 2002 krizi sonrası uygulanan yapısal reformlar, ekonomik istikrarı getirdi ve partinin ilk dönemdeki meşruiyetini pekiştirdi.
Teknik olarak hükümet 20 Kasım 2002’de kuruldu, ancak siyasi iktidarın gerçek anlamda oturması ve devlet kurumlarındaki (bürokrasi, yargı, ordu) denge değişimi 2003-2004 yıllarına sirayet etti. Özellikle Ergenekon davaları, 28 Şubat’ın ardından askeri vesayetin zayıflaması sürecini hızlandırdı. Bu yüzden sadece seçim tarihine bakmak, iktidarın derinleşme sürecini anlamak için yetersiz kalır; 2002 sonrası ilk iki yıl, AKP’nin devlet aygıtı üzerindeki kontrolünü sağlamlaştırdığı kritik bir geçiş dönemidir.
Bu süreç, Türkiye’de siyasi istikrarın artmasına vesile olurken, parti içi dinamikler ve otoriterleşme eleştirileri de bu tarihten itibaren şekillenmeye başladı. Tarihsel perspektiften bakıldığında, 2002, Türkiye’nin Soğuk Savaş sonrası siyasi yapısından post-modern döneme geçişinin en belirleyici kırılma noktasıdır.