Kanuni Sultan Süleyman'ın ebedi istirahatgahı, İstanbul'daki Süleymaniye Camii Külliyesi içinde, kendi adıyla anılan türbede bulunuyor. Bu, padişahın bedeninin büyük bir kısmının yattığı, halkın ziyaretine açık olan asıl mezarıdır. Türbe, Mimar Sinan'ın şaheserlerinden biri olan Süleymaniye Camii'nin haziresinde, eşi Hürrem Sultan'ın türbesinin yakınında yer alır.
Ancak, bu sorunun asıl derinliği ve uzmanlık gerektiren yanı, hikayenin burada bitmemesidir. Kanuni'nin mezar hikayesi, Osmanlı tarihinin en dramatik ve sembolik olaylarından birini barındırır: Macaristan'ın Szigetvár kasabasındaki "kalp mezarı" meselesi.
Kanuni Sultan Süleyman, 1566'daki Szigetvár Kuşatması sırasında, 72 yaşında vefat etti. O dönemde, orduya moral bozmamak için vefatı bir süre gizlendi. Cesedinin İstanbul'a kadar bozulmadan ulaştırılması amacıyla, padişahın iç organları — özellikle kalbi — otağının kurulduğu ve vefat ettiği tepeye, yani günümüzdeki Turbék bölgesine törenle gömüldü. Bu, Osmanlı geleneğinde cephede şehit düşen veya vefat eden padişahlar için bazen uygulanan bir yöntemdi. Cesedin bozulmadan payitahta ulaşmasını sağlamak ve padişahın ruhunun son nefesini verdiği topraklara bir nişan bırakmak amacı taşırdı.
Bu "kalp mezarı", Osmanlı kaynaklarında ve sonraki dönemlerde de sıkça bahsedilen, ancak kesin yeri uzun süre bir sır olarak kalan bir tarihi noktaydı. Son yıllarda Macaristan'da, özellikle Türk ve Macar araştırmacıların ortak çabalarıyla Szigetvár civarında yapılan kazılar ve jeofizik araştırmalar, bu tarihi yeri, yani Kanuni'nin otağının ve kalbinin gömülü olduğu düşünülen türbenin kalıntılarını büyük ölçüde ortaya çıkardı. Padişah Tepesi olarak da bilinen bu alanda, Osmanlı dönemine ait önemli yapı kalıntıları ve bir yerleşim yeri keşfedildi. Bu bulgular, Kanuni'nin son seferine ve buradaki vefatına dair bilgileri somutlaştıran en önemli delillerden.
Yani, Kanuni Sultan Süleyman'ın bedensel varlığı İstanbul'daki Süleymaniye Külliyesi'nde huzur içinde yatarken, onun ruhani ve sembolik mirası, kalbinin attığı o son seferin diyarı olan Szigetvár'da, tarih ve arkeolojiyle yeniden canlanıyor. Benim yılların tecrübesiyle edindiğim bilgi ve hissettiğim şudur ki, bir hükümdarın mezarının bu kadar coğrafyaya yayılan bir hikayeye sahip olması, onun hem gücünü, hem de ömrünün son anına kadar ülkesi ve davası için çabaladığının en somut kanıtıdır. Bu çift yönlü mezar, onun dehasını ve destansı hayatını çok iyi özetliyor; adeta "bedeni İstanbul'da, kalbi ise fethettiği topraklarda atıyor" mesajını veriyor.